April 2010 için arşiv

tutmayın jose’yi!

29 April 2010, Thursday

o messi’li, ibra’lı, xavi’li; güzel insanların oluşturduğu kadro varken inter desteklenmezdi evet. ya taraftarı olmalısın inter’in ya da madrid taraflarından bir yerlerden. fakat yiğidin hakkını teslim etmek icap eder. futbolun sevilmeyen yönü savunmadır. sevilmeyen bir teknik olmasının dışında uygulaması da zordur. gidersin, 7 adam koyarsın kalenin önüne, bir bakarsın 5 yemişsin, ne olduğunu anlamadan. tromso taktiği her zaman işlemez yani. lakin bu işi düzgün yapabilenler de var gezegende. o takımlardan birisini izledik dün. 10 kişi kalınca kitle halinde savunma yapmaya başladılar. rakip yarı sahaya adam götüremediler. valdes orta sahaya gelip pas dağıtmasa, onu da göremeyecektik. iyi hoş ama, bu inter’in yaptığı tromso’cülük müdür? tartışılır. adamlar gayet soğukkanlı biçimde alan kapattılar, pas trafiğini kestiler, önde pres yaptılar, yan topları hatasız savuşturdular. messi nou camp’ta mutlaka daha baskılı rakipler görmüştür. daha iyi yardımlaşmalı savunma görmemiştir ama. motta atıldıktan sonra, eto’o ve milito’nun çok işe yaradığını belirtmek lazım. onlarla başladı iş. geridekilerin daha kolay çalışmasını sağladılar. barcelona pas isatistiğinde denize dökmüştür muhtemelen ama ne kadarı efektifti, şüpheli orası da. maç boyunca net şekilde 1 fırsat buldu xavican, hemen kestiler cezayı pique’yle birlikte .aslında 28. dakikadan sonrası, sadece inter’in o dakikaya kadar başardığı akılcı savunmayı  ne kadar sürdürebileceğiyle ilgiliydi. açamadı barca o muazzam kapanışı 1 istisna dışında ve finale gidemedi, madrid’e. hakemin iptal ettiği gol, chelsea’nin ahıdır herhalde. aheste aheste çıktı vallahi. son olarak; mourinho. iticiydi gene. seri öncesi başladı, maçlarda devam ettirdi. sonda yaptığı koşu; onun hırsının, barcelona gibi oynadığı futbolla yücelen bir takımı elemenin verdiği heyecanla birleşmesinden doğdu. nefret ediyorlardı zaten ondan. şimdi ne düşünüyorlar acaba. ha, bence çok güzel bir sevinçti, orası ayrı. kazananın haklı olması gerçekliğinde, nası koyduk koşusuydu.

ps. yatacak yerin yok ibrahim!

arda turan

27 April 2010, Tuesday

arda turan 2006

2006 yılı, galatasaray uefa’da mlada boleslav karşısına çıkıyor. tromso faciası yaşamış bir camia, çekinerek bakıyor bu maça da. kadro orhan ak’larla, haspolatlı’larla dolu. ergün’ü, hakan’ı da yaşıyor ve sahadalar. maç 5 – 2 bitiyor ve galatasaray rahat bir oyunla farklı bir skor alıyor. fakat gelecek adına olumlu bir katkısı yok bu skorun. sıradan bir galibiyet. skordan bağımsız, galatasaray’ın ve dahi türk futbolunun dönüm noktalarından birisi galatasaray – boleslav maçı aslında. çünkü arda turan isimli genç oyuncu ilk kez kendini gösterme fırsatı yakalıyor ve attığı iki dahiyane golle, ağızları açık bıraktırıyor. bir önceki yıl manisa’ya kiralık gönderilse de, üstelik fenerbahçe’ye karşı şahane bir oyun oynasa da, bu maç arda’nın deyim yerindeyse ‘vitrin maçı’ oluyor. boleslav’a attığı gol, herhangi bir türk futbolcunun yapabileceğinin çok daha ötesini işaret ediyor. ve arda, o maçtan sonra daha fazla forma şansı buluyor. üzerine koyarak ilerliyor. sağ bek  değil bu çocuk, belli.  beni geride değil, ön tarafta, tehlikeli bölgede oynatın ki, verimli olabileyim diye bağırıyor adeta. o dönem galatasaray’ın başında yer alan gerets de doğru olanı yapıyor ve ön tarafta, solda kullanmaya başlıyor onu. gün geçtikçe, büyümeye başlıyor artık arda turan. ilk 11 hedefine ulaşması bir kenara, milli formayı da sırtına geçiriyor kısa zamanda. ardından, çorap söküğü misali gelişiyor olaylar. her yerde arda turan. galatasaray’da en iyi adam, ulusal takımda en iyi adam. 20’li yaşlarının başında, kolay kolay kimsenin ulaşamayacağı ünvanlara ulaşıyor rahatlıkla. yeteneklerine, olgunluğuna ve sempatik tavırlarına bakınca, bu sürecin gayet doğal olduğu anlaşılabilir.

bugün, galatasaray futbol kulübünün 10 numaralı formasınının ve kaptanlık şerefinin sahibi, arda turan. yaşı ise henüz 23. nereden bakarsanız, önünde bir 10 yıl var ve takımda ulaşabileceği en üst seviyede. spor basınında ve hatta genel manada ülke gündeminde ismi en çok telaffuz edilern adam. onu özel kılan ve galatasaray taraftarının gözünde ilahlaştıran  şey, yeteneklerinin yanı sıra, kulübüne bağlılığı. kale arkasında, hagi’nin attığı gole sevinen top toplayıcı arda, bizzat senin alt yapından yetişmiş arda, artık türkiye’nin en çok konuşulan ve övülen futbolcusu olmuş. daha ne beklersin ki, böyle bir ismi baş tacı yapmak için. beklenmedi de zaten. yıldız statüsünden ötesine, efsane seviyesine yükseldi arda. yönetim de boş durmadı ve 10 numarayı verdiği bu genç adama, yeni metin oktay, bülent korkmaz yakıştırması yaptı.

yönetimin bu hamlesiyle, takımın lideri haline gelen arda, elbette en ufak bir düşüşte baş sorumlu ilan edilecekti. sezona fırtına gibi giren takım, bitirişi yapmak üzere olduğumuz şu günlerde büyük hüsran yaşıyor. avrupa yok, kupa yok ve artık lig de yok. bunun acısı birilerinden çıkarılmalı fikriyle dolaşan kim bilir kaç insan? çattıkları isim de, teknik direktör koltuğunda rijkaard gibi bir isim oturduğundan ötürü, arda turan oldu. takımın formsuzluğu, sistemin tutmayışı, deplasman fobisi ve hatta yerli – yabancı anlaşmazlığı saçmalığı arda turan üzerinden eleştirildi.

arda turan 2010

türk toplumunun hayat felsefesi bu olayın altında yatıyor belki de. iyiyi yücelt, kötüyü yerin dibine gönder. çabuk tüket, kırıntısı dahi kalmasın. arda’yı 20 yaşında metin oktay yap, nispeten sönük kaldığı zaman da gözünü kırpmadan eleştir. işte, ‘türk futbolu’ dediğimiz şeyin temel sorunu da bu değil mi? sezon başında, sabır yemini eden galatasaray’lılar, ilk maçlarda oynanan topa 2000 yılı yakıştırması yapanlar, şimdi bir suçlu aryorlar kendilerini inkar edercesine. ve, o suçlu arda turan gibi gözüküyor.

oysa dünyanın en normal durumudur, bu kadar genç bir oyuncunun hatalar yapması. 23 yaşında, bu kadar büyük sorumluluklar alan kaç kişi var ve bunlardan kaçı hata yapmıyor ki? bırakalım genci, hangi insan hata yapmıyor? elbette kötü oynayacak arda, her maç coşma ihtimali yok. elbette, küsecek, kızacak, sinecek. bazen ağzından küfür kaçar, bazen rakibe kafa atar. bunların savunulacak yanı yok fakat bu hatalarından ders çıkararak büyüyecek bu adam. bu noktayı iyi kavramak gerekiyor. yapılan yıkıcı eleştiriler, malesef kaçırıyor bazı ufak detayları.

her şeyi geri sarıp, ne eksik ne fazla tam olması gerektiği kadar değer verilseydi arda’ya. ilahlaştırılıp ortaya atılmasaydı ve bütün sorumluluklar üzerine yıkılmasaydı bugün çok daha başarılı bir arda izliyor olurduk. en azından, taraftarla yaşadığı sorunları yaşamazdı. henüz, kaybedilmiş hiç bir şey yok aslında. şansını muhtemelen avrupada deneyecek arda turan. umarım çok ama çok daha fazla çalışıp, kendisine bahşedilen yetenekleri yüceltir.

kaptan tsubasa!

25 April 2010, Sunday

kaptan’ın ruhu arjantin’de sahaya inmiş, ne yapsın wakabayashi.

avrupa’da son durum

25 April 2010, Sunday

uzun yıllardır aynı takımların domine ettiği pirömiyer lig, bu sezon da favori ikili chelsea – manchester united çekişmesine sahne oluyor. iki takımdan bir tanesi iki hafta sonra şampiyon olacak. 36 maçta maviler 80, fergie’nin kırmızılarıysa 79 puanda. bir tanesini inter, diğerini de bayern avrupadan sildi. ingiltere’de, kendi sahalarında elendi iki takım da. ligi alan, taraftarına hiç değilse kupalardan bir tanesini hediye etmiş olacak. avrupadan sonra ligi de kaybeden taraf ise, sezonu kayıp geçirmiş sayılır. tüm soruların cevabı, muhtemelen anfield road’da verilecek. eğer liverpool’u deplasmanda yenebilirse chelsea, büyük ihtimalle şampiyon olur. son hafta evinde wigan’la oynayacak ancelotti’nin talebeleri. manu ise, steve bruce’un takımı sunderland ile deplasmanda oynayacak 37’de. son hafta tuncay’ın takımı stoke geliyor manu’ya. torres’siz liverpool kimi sevindirecek bakalım. arsenal ve wenger bu haftaya dek sürdürmüştü şansını. aslında wigan deplasmanında bitti onların işi. olsun, böyle devam et arsene wenger. biz senden yanayız, her şeye rağmen.

ispanya’da, malumunuz; bir barca fırtınası esiyor 2 yıldır. geçen yıl ne kadar kupa varsa götürmüşlerdi müzeye. bu sezon da değişen pek bi’ şey yok. ligde son 4 hafta. barcelona 87 puan’la, bir adım önünde real madrid’in. hafta içi inter’le çok kritik ve zor bir maça çıkacak katalanlar. madrid aradan sıyrılır diye, korkmuyor değilim hani. barcelona maçı hariç, hemen hemen tüm maçlarda üstünlüğünü kabul ettirdi ronaldo ve higuain’le mor menekşeler. sevilla’nın düşüşü, mallorca’nın çıkışı oldukça şaşırtıcı. şampiyonlar ligi için kapışıyor onlar da.

seri a’da desteklenecek tek takım roma’dır kendi adıma. totti’nin payı büyük tabi. ve bu yıl, çok uzun bir aradan sonra, zirveye çok yakınlar. şike skandalından sonra ligi parselleyen inter’e kafa tutması beklenen takımdı roma. bunu başaramadı o zaman zarfında. fakat bu sezon, ranieri geldikten sonra olağanüstü bir form yakaladılar. içerde inter’i de yenerek büyük bir adım attılar şampiyonluk yolunda. lazio maçı tuz biber oldu. kaldı 3 hafta. inter 73 puan. roma ben bu yazıyı yazarken sampdoria ile oynuyor ve 1 – 0 önde. eğer kazanırsa, 74 olacak. zor maçı da yok hani. umarım ipi göğüsleyen taraf, başkent ekibi olacak. juventus ve milan bu iki takımın gerisinde kaldılar her anlamda. özellikle, kadro kalitesi açısından. milan’a arda, juve’ye topal giderdi aslında, di mi?

bundesliga’da lider kaç kez değişti, sayabilen yoktur herhalde. bi’ ara leverkusen götürdü ligi tepede. ardından magath’lı schalke aldı liderliği. sonra bayern münih fırtınası çıktı ve geleni geçeni avlamaya başladılar. lig liderliğini de ele geçirdiler. van gaal etkisi tartışılmaz da, robben’in performansı tarihe geçecek cinsten. avrupa’nın en verimli transferlerinden birisi oldu hollandalı oyuncu. ribery’nin adını en son gazeteye verdiği chelsea’ye de giderim, madrid’e de konulu röportajında duydum. nasıl sevebilirim ki onu, bir galatasaray’lı olarak. velhasıl kelam, bundesliga’da kaldı 2 hafta. 64 puanlı bayern ve schalke ligin zirvesindeler. averajla lider, bayern. haftaya schalke – wrder bremen maçında şampiyon belli olabilir. bekleyip göreceğiz. o değil de, wolfsburg’a noldu öyle ya.

fransa’da lyon hegamonyasını kıran bordeaux, bu kez yokları oynuyor. şampiyonlar ligi’nde çeyrek final görmüş olsalar da ligde çok gerilerde kaldılar. üstelik iyi de gidiyorlardı. son dönemlerde galip gelemiyorlar. bu yıl öne çıkan takım marsilya oldu. bir maçı eksik 2 puan farkla lider. onların çıkışından daha ilginç bir durum varsa fransa’da o da montpellier’in şampiyonluk kovalıyor olmasıdır. kısaca, çok karışık ve kimin ne yaptığı belli olmayan bir szon geride kalmak üzere fransa’da. mevlüt iyi topçu, evet.

o’nun istediği olur

25 April 2010, Sunday

italya’da sarı kırmızı. bari siz güldürün lan!
edit: lazio’ya öten boru, sampdoria maçında sustu. italya’da da düştü renkler. geçmiş olsun.

totti

fenerbahçe 1 – 0 beşiktaş

18 April 2010, Sunday

fenerbahçe ve beşiktaş, kadıköy’de kendileri adına belki de sezonun kırılma maçına çıkarken, lider bursa ve takipçi konumuna düşen galatasaray’ın da 90 dakikalığına gözü kulağı şükrü saraçoğlu’ndaydı. fenerbahçe’nin galip gelmesi, bursa’yı, sami yen deplasmanı öncesi sıkıntıya sokmak için yeter de artar nitelikte önem taşıyordu. beşiktaş ise ilk 2 şansını devam ettirmek için çıktı sahaya. ibrahim’in önüne ismail eklemesi, toraman’ı defansın önüne kaydırıp, ibrahim kaş’la sağ tarafı sağlamlaştırma fikri, derbi deplasmanı için pek yadırganmayabilir. fakat, ilk dakikada gelen fenerbahçe golü, denizli’nin düşüncelerini sekteye uğrattı. gol atması gereken taraf konumuna düşmek, ve hatta henüz maçın başında bu durumda kalmak beşiktaşı ne yapacağını bilmez bir hale soktu. bu şok dakikalarında, fenerbahçe bir – iki pozisyon daha yakaladı fakat değerlendiremedi ve maçı erkenden koparma şansını tepmiş oldu. ilk yarı yavaş yavaş düşen tempoyla noktalandı.

ikinci yarı toraman’ı tekrar sağ kanada atan denizli, ortaya inceman’ı aldı ve ernst’ten hücum performansı beklemeyi sürdürdü. bu noktada, tello ve ernst’in gerekli sorumluluğu alamadıklarını söylemek gerekiyor. penaltı pozisyonuna kadar, 6 – 7 dakikalık bir toparlanma süreci geçirdi bjk takımı. bu arada, lugano’nun ceza sahasında elle oynamasını kaçırdı hekem göçek. ardından, fenarbahçe’lileri isyan ettirdiğini düşündüğüm bilica, hiç gereği yokken uğur inceman’a uçarak dalınca, penaltıyı çaldı hakem. hemen ardından; arkeolog edasıyla, ‘toprak kazı işi’ne girdi brezilyalı. şaşırttı mı? tabi ki onu tanıyanları şaşırtmadı.  o bi’ kenara, itici davranışlarıyla, tüm rakiplere antipatik gelmeyi başarsa da; inkar edemeyiz, volkan demirel ligin en iyi kalecisi konumunda şu an. bobo tam köşeye vuramamış olabilir, fakat her kalecinin çıkaramayacağı türden bir topu çeldi volkan. maçın kırılma anı da bu oldu. beşiktaş iyice düştü oyundan ve bi’ şekilde 1 – 0 sonuçlandı müsabaka. fenerbahçe gol yememe ritüeline devam etti böylece.

ligin zirvesi iyice ilginçleşti şu sonuçla. bursa lider ve 65 puanda. ikinci sırada fenerbahçe 64 puan, arkasında galatasaray 60 puanda. beşiktaş ise 57’de kaldı ve üst sıralarla arası iyice açılmış gözüküyor. fenerbahçe’nin bu maçı kazandıktan sonra en büyük kozu, bir üstündeki ve bir altındaki takımların birbiriyle oynayacak olmasıdır. haftaya, olası bir bursa galibiyeti, ilk iki şansını ziyadesiyle arttırır fenerbahçe’nin. galatasaray’ın 3 puanı almasıysa, 3 hafta kala liderlik koltuğuna oturtabilir onları. tabi bu olasılıkların hayata geçmesi, fener’in, paşa deplasmanından galip dönmesine bağlı. hülasa, avantaj şu an fenerbahçe’den yana gözüküyor. futbolun güzelliğinin, kestirilemez olmasından geldiğini kabul ediyoruz fakat tecrübe ve istek de çok işe yarar bu dönemlerde.

bursaspor’un bu çıkışını sürdürüp sürdüremeyeceğini önemsiyorum ben açıkçası. sivas’ın yaşadıklarını tekrar etmesinler istiyor insan. ertuğrul sağlam, ayakları yere basan bir takım yarattı her şeyden önce. ardından, giderek daha fazla benimsediler takım olma olgusunu. şu an ulaştıkları yeri, doyum noktası olarak kabul etmezler ve üstüne koyarak ilerlerlerse, önlerinin açık olduğunu söyleyebiliriz. burada, yönetim kurulunun payına da büyük görevler düşüyor. çok istediği, ‘istanbul geleneğini bozma’ yolunda yürüyecekse bursa, sabırlı olmalı. doğru yoldan, doğru dönemece saptılar. bakalım, ulaşılmak istenene ulaşabilecekler mi?

the nba playoffs: öteki yaka doğu

15 April 2010, Thursday

cavs-magic

tüm nba’in 1.si konumundaki cavaliers’ı barındırması dışında, bir çok açıdan batı yakasının gerisinde görülen doğu, geçen yılın intikamını alabilmek ve yeniden, tartışmalara son vermek niyetinde.  playoff’a kalan ve birbiriyle mücadele içine girecek olan takımlarsa şöyle eşleşti;

cavaliers – bulls, magic – bobcats, hawks – bucks, celtics – heat.

geçtiğimiz seneyi normal sezon 1.’si olarak bitirdiğinde cleveland, herkes şampiyonluk için onları favori olarak görüyordu. bu fikriyatları desteklercesine, ilk iki turda rakiplerini hallaç pamuğu gibi atarak doğu finaline, orlando’nun karşısına çıktılar. fakat, beklenmedik biçimde, tokadı yiyen bu kez kendileri oldu ve lakers’ın yanına dahi gelemeden elenip gittiler. sistematik bir yapıda işleyen hücumlarını sekteye uğratıp, oyun düzeninden çıkartmıştı cavs’i, orlando magic. lebron her maç olağanüstü oynasa da, bir türlü diğer parçalar işlemedi ve istediğini alan taraf van gundy’nin ekibi hido’lu maviler oldu. bu yıla, pota altına koca oğlan shaq’ı ekleyerek başladılar. ardından ligin üst düzey 4 numaralarından jamison kadroya katıldı ve şu anda kuvvetli bir frountcourt’a sahipler. toy elemanlar, bir yıl daha tecrübeli artık. ve en önemlisi bu sefer de o yüzüğü takamazsa king  james, ‘yolcudur abbas’ çekebilir şehre. kısaca son kurşunları atıyor olabilirler. karşılarındaki genç bulls’a, 2009 playoff’unda celtics ile oynadıkları epik seri dolayısıyla bir sempatim var. normal sezon maçları 2-2 gözükse de, son maçta işi sermiş bir cavs olduğunu hatırlamalıyız. süpürgeler çıkabilir yine, yeniden.

hidayet’le yollar ayrıldıktan sonra carter’ın takıma katılması ve lee, battie gibi bench oyuncularının takımdan gönderilmesi, orlando magic’in oyununda değişiklik yaratacak mı sorusu eminim herkesin aklında bir soru işareti uyandırmıştır. van gundy ve ekibi topu paylaşmaya ve şuta dayalı basketbolu bu yıl da uyguluyor. şüphesiz, hido gibi bir yönlendiriciyi kaybetmek, onların dezavantajı oldu. fakat, pota altındaki canavar takım hücumlarının çeşitliliği konusunda çok işe yarıyor. yani orlando, nba’in en çok üçlük isabeti kullanan ve bulan takımı olmasının yanı sıra kadrosunda ligin en önemli pota altı oyuncularından birisini barındırıyor. bu oldukça dengeleyici bir unsur. ilk kez playoff yapan bobcats’in de ne yazık ki, uzunlar açısından sıkıntı yaşadığı malum. tyrus, bi’ nebze iyi geldi onlara fakat bahsettiğimiz adam howard. orlando’ya karşı yapabilecekleri, dış savunmayı iyi kotarabilmeleriyle başlar. larry brown’ın en büyük kozlarından birisi s-jax elbette. sezonun en verimli ara transferi diyebiliriz onun için. 4-1 tahmininde bulunuyorum.

andrew bogut. bu sezon gösterdiği performansla mip adayları arasına giren bir oyuncu. scott skiles’ın takımında eskisine göre çok daha efektif oynuyor artık basketbolu. ve fakat, gördüğüm en acı verici spor sakatlıklarından birisini yaşadı avustralya’lı basketbolcu. takımı bucks’ın en büyük ümidi, kolunun üzerine çok feci düşerek, sezonu kapattı. bu kapanış, belki de geyiklerin, ilk turun ötesini göremeyecek oluşunun ispatı. bogut’la hiç değilse biraz şansları vardı, şimdi bana kalırsa hiç şansları yok. gerekli playoff tecrübesini kanına pompalayan atlanta hawks takımı, doğu konferansı’nın önemli takımlarından bir tanesi haline geldi. josh smith’in gelişimini izlemek keyif verici bir durum. joe önderliğinde, en iyi 6. adamın da katkısıyla tura yakın taraf onlar. 4-1 gibi.

boston celtics, artık tamamen wade’in takımı haline gelen miami heat ile 3 kez karşılarştı normal sezonda. 3’ünü de kazanmayı başardı. kağıt üzerinde favori olan taraf olarak gözüküyorlar. fakat benim aklıma hemen, geçen yıl ki celtics – bulls serisi geliyor. o zaman da ağır favoriydi celt’ler ve hiç beklemedikleri bir sürprizle karşılaşmışlardı. wade’i ayrı tutarsak, her pozisyonda üstünlük yeşillerde. üzerine katarak ilerleyen ve bu yıl big three’den daha fazla sorumluluk alan rondo artık çok önemli bir koz, onlar adına. bu tarz, vidaların sıkıldığı maçlarda, daha değerli hale gelecektir rondo’nun dengeli basketbolu. asında, biraz da boston celtics’in doymadığını ispatlaması gerekiyor bu turda. kasmadan, çok rahat bir oyunla turu geçmek yerine, sert ve yıpratıcı bir tur oynamak işlerine gelebilir ilerisi adına. velhasıl-ı kelam 4-2 ile boston celtics götürür diyorum.

the nba playoffs: vahşi batı

15 April 2010, Thursday

ve nba’in ‘gerçek’ basketbol oynanan yeri,  zamanı; play-off’lar geldi çattı. win or go home diyor adamlar, daha ne olsun. biraz vahşi batıya göz atalım biz.

eşleşmeler: lakers – thunder, mavs – spurs, suns – blazers, nuggets – jazz.

lakers

batıyı 1. tamamlayan, geçen yılın nba şampiyonu lakers, gene favorilerden birisi olarak kabul ediliyor. zaten pota altında gasol gibi bir ‘sanatkar’ oldukça ve üçgen hücum işlerliğini sürdürdüğü müddetçe onları devirebilmek hiç kolay olmayacaktır. son zamanlarda vitesi neredeyse 1’e düşürmüş olsalar da, aynı popovich’in spurs’ü gibi o vitesi 5’e yükseltmesini de bilirler. yalnız kobe’nin diğerlerinden farklı olarak ayrıca bir formsuzluğu söz konusu. bu durumu nötrlemek için en büyük kozları; gasol’ün şu sıralar çok sıcak olması ve okc pota altında onu durdurabilecek çapta oyuncu bulunmaması. play-off’larda daha net ayırt edilebilen başka bir nüans ise bench katkısı. lakers bu bağlamda, ligin en verimli takımlarındayken, genç thunder’ın sıkıntılı olduğu aşikar. tabi, bench’e gelene kadar, iki takım arasında çok daha belirleyici bir kuvvet var: tecrübe. henüz çok genç bir takım oklahoma city thunder. ilk play-off’ları olacak bu. ve ilgi odağı konumundaki, sorumluluğu üstlenecek olan oyuncuları işin henüz çok başında. bu çoğu zaman başına bela açar nba takımlarının. işte tüm bu detaylar, lakers’ın tura yakın taraf olduğuna işaretse de, thunder’ın sezonun en sürpriz takımlarından biri olduğunu ve savunma yapmayı istediği zamanlarda hiç te kolay lokma olmadığını hatırlamakta fayda var. hülasa, batıdaki her eşleşme gibi keyifli ve mücadeleci bir seri bekliyorum. tahminimse, 4-1 lakers.

wild west’te 2. eşleşme uzun zamandır playoff’larda birbiriyle rekabet içerisinde olan dallas mavericks ve san antonio spurs arasında gerçekleşecek. dün gece, sezonun son maçında kapıştılar. mavs kazanmış olsa da, popovich duncan ve manu’yu kenarda tuttuğu için seri hakkında bir ipucu olmayabilir bu maç. normal sezonda birbirleriyle oynadıkları 4 karşılaşmadan 3’ünü almayı başaran taraf da dallas’tı. yine, bu istatistik, spurs’ün playoff’larda oyununu kademeli olarak ilerleten bir takım olduğu düşünüldüğünde, biraz havada kalıyor. nowitzki’nin, ağırlığını hissettirebileceği bir eşleşme olacaktır. karşı tarafın hamlesi ise muhtemelen, kısaların delici oyunlarını kullanmaktan geçer. manu, parker ve hatta hill’in, nispeten ağır dallas back-court’una karşı üstünlük sağlaması, sas adına çok mühim. duncan’a eskisi kadar yük bindiremeyeceklerdir. spurs’un bir ciddi bir eksisi var yalnız, o da oldukça zayıflamış gözüken savunma anlayışı. elbette, popovich’in takımına ‘savunması zayıf’ yaftası yapıştırmak kolay değildir. fakat kadronun yaş ortalaması iyice arttı ve bir doygunluk yaşanmış olması muhtemel. aslında, misyonunu tamamlamak üzere olan iki organizasyonun mücadelesini izleyeceğiz bi’ yerde. 7. maçı görebiliriz kanaatindeyim ve saha avantajından mütevellit 4-3 dallas mavs alır diyorum.

son gün, evinde 10 maçtır bileği bükülemeyen mamafih, boozer ve kirilenko’dan yoksun olan utah jazz’ı devirmeyi başardı phoenix suns. böylece denver nuggets ve ileride olası lakers eşleşmelerini başbakan tabiriyle ‘teğet’ geçtiler. bu duruma sevinen bir diğer takım da denver olmuştur. zira, suns kaybetseydi ve ters şekilde jazz yerine suns gelseydi karşılarına, saha avantajları olmayacaktı. kendisini tek maçla, 3. sıraya atan suns’ın eşleştiği takım portlan trail blazers ise, son zamanların en şanssız ekiplerinden. sezonun büyük bölümünde sakatlıklarla boğuştular. oyuncular, neredeyse sakatlık rotasyonuna dahil oldular. sırayla, ayrı kaldı bir çok oyuncu takımından. şu durumda, oden, billa ve organizasyonun çehresini yeniden değiştiren adam brandon roy sorun yaşıyorlar. menisküsünde yırtık tespit edildi roy’un ve ameliyat olması gerekiyor. ancak; oynaması, sakatlığını ilerletme riski taşımıyor ve suns serisinde görebiliriz onu. bu bahtsızlığın içerisinde, takımın 50 galibiyet seviyesini aşmış olması büyük başarı. aslan payını nate mcmillan’a veriyorum ben. jail blazers’tan buralara. roy ile birlikte mühim işler başarıyor eski sonics efsanesi. yılın koçu ödülünü de ona veririm şahsen. scott brooks’un da hakettiğini kabul ediyorum fakat o ve takımı thunder daha çok başındalar bu işin. her ne kadar ödül, adı üstünde yılın ödülü olsa da biraz taraflı olarak mcmillan diyorum ben. suns, roy’un yokluğunu yahut tam performans veremeyecek olmsını diyelim, avantaja çevirerek turu geçer. 4-2 tahminim.

nuggets-jazz

yıl içerisinde bir dönem batı 1.’liği koltuğuna oturmuştu nuggets. billups hamlesiyle bu seviyelere geldiklerini takım olma konusunda ciddi işler yaptıklarını hemen herkes kabul ediyor. carmelo’nun potansiyelini de çok daha akıllı kullanıyorlar böylelikle. son dönemeçte biraz gerilediler, billups ile paralel olarak. batı’yı 2. bitireceklerini düşünürken, suns’ın son maçta jazz’i yenmesiyle, 5.’likten son anda kurtuldular. utah karşısında, saha avantajı onlarda. zaten; jazz’ın, galatasaray futbol ekibiyle yarışan deplasman fobisi düşünüldüğünde en büyük kozları da budur. sezon içindeki 4 maçın üçünü nuggets aldı ve 4 maçta da 100 sayının üzerinde attı. afflalo gibi başarılı bir savunmacıyı muhtemelen, utah’ın en büyük kozu olan deron üzerine salacaklardır. bu eşleşme çok önemli haliyle. deron’ı durdurmak, pepsi center’daki maçları direk cebe indirmek anlamına gelebilir. bench katkısı, tecrübe, saha avantajı vs. terazi denver lehine ağır basıyor. tahminim 4-1.

sakin

14 April 2010, Wednesday

normal sezon ödülleri 2010

14 April 2010, Wednesday

nba’de normal sezon tamamlanmak üzere. play-off’lar başlamadan, birbiriyle eşleşen takımlar hakkında bir yazı yazma  niyetindeyim. ondan önce sezon ödülleri var, unutmadan. işin bencesi;

yılın koçu: mcmillan

yılın oyuncusu: lebron her daim

yılın savunmacısı: howard

yılın çaylağı: tyreke evans ama curry az biraz da

yılın 6. adamı: jamal crawford

mip: aaron brooks iyi topçu

bir kaç ödül de kendimiz ekleyecek olursak; yılın malını arenas’a vermekten onur duyarken, yılın balonu ünvanını hido’ya üzülerek teslim ediyorum.  su gibi akıp giden 2010’un babayarosu roketler, bahtsızı ise portland’tır. en yalan olan ‘big three’ boston’da, en yarasa avcısı da spurs’tedir. peki en iyi poster? evet, evet anderson varejao.)

la liga burada biter

11 April 2010, Sunday

messi

geçen sezon yer aldığı organizasyonların tamamını kazanan, onu son 4 maçtır içerde-dışarda yenen, gezegenin en iyi topçusunu kadrosunda bulunduran ve en iyilerden 2’sinin yer aldığı orta sahalı bir rakip real madrid’inki. kulübü neredeyse 200 milyona transfer yapmış real taraftarının çektiği ızdırabı tahmin edebiliyorum şu anda. şöyle bir ortamda telefonunu kapatacaksın, internete hiç bulaşmayıp, işe-okula en az bir hafta gitmeyeceksin. allah muhafaza, yakalar bir katalan, makaranın en acısını yapar.

clasico’ya bahtsız real madrid taraftarının gözüyle baktıktan sonra, maçın özeline inelim biraz. her iki takım da, oyuncu seçimleri ve oyuncuların mevkileri itibariyle kontrollü bir başlangıcı tercih etmiş gözüküyordu. alves’i öne yollayıp, puyol’la sağ geriyi kapatan guardiola’ya karşı, alonso’nun yanına, marcelo ve gago’yu ekleyerek oldukça savunma ağırlıklı bir orta alan çıkartan pellegrini. burada, önemli bir fark; barcelona orta alanının her şartta, topun kontrolünü elinde tutabilen bir yapıda oynamasıdır. zaten pellegrini de, bu yapıdan ürktüğü için o bölgeyi çok adamla kapatmak istedi muhtemelen. mamafih, xavi’yi durdurmak, hele de messi’ye ara pası atıyorsa; pek mümkün olamıyor. elini kolunu sallaya sallaya, 4 öldürücü top attı adam. 2’sini değerlendirdi ilerdeki arkadaşları ve 2-0 bitti maç. muhtemelen; guardiola, ronaldo’nun sol tarafa kaydırılacağını düşünerek puyol-alves önlemini almış. kadronun genişliği ve birbirine eş değer oyunculardan oluşması böyle anlarda ön plana çıkıyor işte. savunmanın bel kemiği puyol’u, sağ beke çekerken hiç sıkıntı yaşamıyorsun çünkü geride bekleyen, milito ve marquez gibi üst seviye oyuncular var.

van der vaart’ın bu kadar silik bir oyun oynaması, akıllara guti ne diye kenarda oturuyor sorusunu getirdi. iş işten geçtikten sonra dahil olmasaydı oyuna guti haz., real madrid bu denli ezik bir oyuna mecbur kalmayabilirdi. o sahaya adım attığında, barca rakibinin sinir kat sayısını arttıran pas trafiğini abartmaya başlamıştı bile. birbirini tamamlayıcılık özelliği gerçekten muhteşem bu takımın. toure-xavi-iniesta yapısı, iki oyuncunun yokluğuna rağmen, hiç aksamadan işledi. busquets toure’yi, pedro ise iniesta’yı tamamladılar. pedro geçen yıl oynadığı her kulvarda gol atmasıyla adından söz ettirmişti, bu yıl da devam ediyor kritik gollerine. xavi’den aldığı pası soğukkanlılıkla ve çok başarılı bir vuruşla bitirmesi etkileyiciydi.

aylardır beklenen bu maçı kazanan takımın, şampiyonluk kupasına çok yaklaşacağı belli bir durumdu. maç bitti ve rahatlıkla söylemeliyiz ki, barcelona tekrar la liga’nın resmen en büyüğü olmaya çok yakın. deplasmanda, ligdeki belki de tek rakibini yeniyor adamlar, daha ne olsun. ayrıca, geçen yıl iniesta’nın son dakika golüyle kurtardıkları chelsea maçından beri, kendi oyununu kabul ettirebilen takım çıkmadı bunlara karşı. artık 3 ya da 4 gol atmadıkça sansasyonel denmeyecek messi’nin performaslarına herhalde. fakat şaka bi’ yana, 27 golü oldu ligde. toplamda da yanılmıyorsam 40 gol. akıl almaz bir gelişim.xavi’yle beraber oynadıklarını görebilmemiz, onları yakalayabilmemiz ise bizim şansımız olsa gerek.

unutmadan eklemeliyim, nedenini bilmiyorum da barca maçlarında, gol yedikten sonra bu casillas’a zoom yapıyolar ya, acıyorum lan ben herife. öyle, ne ronaldo’suna ne raul’una zerre üzülmüyorum fakat bu iker’e çok içerleniyorum. o, ‘kahretsin yine tutamadık şu baş belalarını’ bakışını attığındandır belki de.

sen önce adam ol; küçük!

08 April 2010, Thursday

artık ne önyargı ne adam kayırma ne de kıskançlık diyebiliyorum bu h.ünsal’ın yazıp çizdiklerine. düpedüz, adiliktir bu adamın yaptığı şey. kaldı ki, senin ‘eski’nin bu işlere girmesi; elin damadının çıkıp sana sövmesinden çok daha irrite edici bir durum. lan, beslediğimiz adama bak diyorsun, beş para etmezmiş! daha acısı da; bu ve bunun gibi yediği kaba pisleyen modeller, ekranlarda zırvalamaları yetmiyormuşcasına kongre üyeliğiyle ödüllendirildi. utanmadan sarı oy attılar o sandıklara.

lan düşünüyorum; ben bir hiçken, bir takım transfer edecek beni. şans verecek, yavaş yavaş tanınacağım. ardından yakalanan başarılarla birlikte benim adım da ülke içerisinde yayılmaya başlayacak. milli formayı da sırtıma geçireceğim. paraydı, şandı, şöhretti; havada uçuşacak. bu takım, avrupa arenasıyla tanışmamı sağladığı gibi, avrupa’dan bir takıma transferimi de sağlayacak. sonra, oralarda tutunamayacağımı anlayınca yeniden kapılarını çalacağım, onlar tekrar kabul edecek beni 30bilmem kaç yaşımda. gel diyecekler, jübileni yapalım, adını efsaneler arasına yazdıralım. ben de diyeceğimki, ‘yok babalar, ben futbol oynamak istiyorum daha.’ ve en son anadoluda bırakacağım futbolu, sürünme evresini de bitirdikten sonra. tüm bu kariyerin ardından, çıkıp bık bık arkalarından konuşacağım. saçma sapan eleştirilerle, yerden yere vuracağım.  hak verirsinizki, boşuna küçük değil, o ismin önüne yazılan sıfat.

çapsızın son yazısının başlığına bak, hizaya gel: ‘ben de yönetici olmak istiyorum’. sen önce adam ol, adam!