June 2010 için arşiv

psg 2010-11

29 June 2010, Tuesday

psg 2010-11 | deplasman

psg 2010-11

29 June 2010, Tuesday

psg 2010-11 | iç saha

marsilya 2010-11

29 June 2010, Tuesday

marsilya 2010-11 | avrupa

marsilya 2010-11

29 June 2010, Tuesday

marsilya 2010-11 | deplasman

marsilya 2010-11

29 June 2010, Tuesday

marsilya 2010-11 | iç saha

almanya – ingiltere, tarihe geçen maç

27 June 2010, Sunday

almanya - ingiltere | mesut

ingiltere ve almanya çapraz gruplarda yer alsalar da, 2. turda karşılasmasına pek ihtimal verilmeyen iki takımdı. çünkü, bu ihtimalin hayata geçmesi demek, ikisinden birinin grubunu 2. sırada tamamlaması demekti. igiltere’nin b grubunda ceyazir, abd ve solenya’nın önüne geçememesi yahut almanya’nın d’de avustralya, gana, sırbistan’ı ekarte edememesi, kabul edelim ki sürpriz olarak addedilecek durumlar. ve fakat, futbol bu. ötesinde, dünya kupası bu. nereden vuracağı belli değil piyangonun. almanya işi ciddiye alıp, lider bitirse de grubunu, capello’nun ingiltere’si bir türlü istenileni ortaya koyarak alamadı o 1.’liği. netice, 2. turda adıyla, sanıyla almanya – ingiltere maçı bizleri bekliyordu.

ilk maçlar noktalandığında, almanya tartışmasız en dominant takım olarak duruyordu. 2006’da klinsmann’ın bıraktığı takım ve sonrasında yardımcısı joachim löw’ün ondan devralarak geliştirdiği, birleştirdiği bugünkü şeklini alan takım.. almanların, iki takım arasında bu kadar yumuşak bir geçiş yaşaması, en büyük kozlarıydı. yarı finalde elenen o takım, baştan aşağı yenilenmek yerine, törpülenerek getirildi bu turnuvaya. bazı oyuncular, mecburi şekilde değişse de, aynı şablon üzerinden oynuyorlar işin özünde. podolski ve klose hücumda aynı etkinlikteler, lahm daha da tecrübe kazanarak sapasağlam yerinde duruyor. sakatlanmasaydı ballack orta sahada yer alacaktı. yine; şıvaynşıtayger, gomez, mertesacker gibi oyuncular da 2006’nın önemli parçalarındandı. bu iskeletin üzerine, o kadar şahane eklemeler yaptı ki löw, böyle güzel futbol oynayarak, dünya kupası’nda ilerlemeleri, hiç şaşırtmıyor beni. doğrudan ilk 11’e yapılan mesut, khedira ve müller eklemeleri, nokta atış diyebileceğimiz tercihler. tartışmasız, alman futbolunun yeni starı olan mesut özil, hücumların lideri konumunda. her yerde görmek mümkün onu. olağanüstü tekniğini kullanıyor, süratini konuşturuyor, pas yapıyor, gerektiği zamanlarda dikine oynuyor, ara pas atabiliyor, takım savunmasına yardım ediyor vs.. kısacası, üst düzey bir orta alan oyuncusundan beklenecek her vasfa sahip mesut.

löw’ün tercih ettiği oyun düzeninde, en uçta klose, bitirici forvet olarak yer alıyor. rakibin çıkmasını engelleyen, ceza sahası içerisinde topla buluştuğunda gole hep yakın bir adam klose. milli takım golcüsü aynı zamanda, mario gomez’in tam aksi olarak. klose’nin hemen arkasında, serbest olarak niteliyebileceğimiz bir alanda mesut  yer alıyor. mesut da o öldürücü hızlı çıkışları ve rakip yarı sahaya devrildikleri hücumları komuta ediyor. takımın iki kanat oyuncusu da harika yetenekler. sağda bu yılın en büyük patlamalarından birisini gerçekleştiren, bayern ile şampiyonlar ligi finaline 11 çıkan müller, solda ise öldürücü şutlarıyla nam salan lucas podolski. bu dörtlü, muazzam derecede kuvvetli bir hücum gücü oluşturuyor nitekim. her biri birbirinden hızlı, yetenekli bu 4 oyuncu, bu güne kadar, hemen hiç şans golü atmadılar. buldukları her gol, zeka, beceri ve çalışma birleşimi oluyor. bu hücumcuların arkasında, biraz da görünmeyen kahramanlar khedira ve şıvayn var tabii. bu turnuvada olduğundan daha defansif bir yapıda oynayan şıvayn da çok iyi oynuyor fakat, stutgart’lı sami khedira deyim yerindeyse döktürüyor. benim şu takımda beğendiğim ve kıskandığım oyunculardan bir tanesi. gayet heybetli bir fizik, yüksek bir tempo, olması gerekenden de fazla bir teknik kapasite ve egodan uzak tamamen takım yararına bir futbol yapısı. genç oyuncu, hem defansif hem de ofansif anlamda çok şey katıyor almanya’ya.

almanya - ingiltere | lampard

ingilizler, rakiplerine kıyasla, daha farklı bir sistem uyguluyorlar tabii. capello, klasik ve yavaş yavaş değerini yitiren bir oyun yapısı olan 4-4-2’yi kullanıyor. bu düzen, adeta baltaladı şu güne dek ingiltere’yi. hücumcu bekleriniz olsa da, orta alanda üstünlük kuramadığınız gibi, ileriye de gerekli desteği veremiyorsunuz. neredeyse tüm ekiplerin, kalabalık bir orta saha ve top rakipteyken topun arkasına geçen bir sistemi uyguladığı dönemde, ingiltere’nin bu dizilişi uygulaması, çok net, abesle iştigaldir. asıl komik olanı, barry geldikten sonra bu kurguyu bozmamak için gerard’ı sol çizgiye atarak, verimini sıfıra indiren capello’nun ta kendisi aslında. ya, bir ashley young, theo walcott, aaron lennon vardı, sahi ne oldu onlara?

maç başlarken, klose’nin cezasını bitirmiş olmasıyla, olağan düzenine dönmüş gözüküyordu panzerler. klose’yi, kanatlardan ve mesut ile geriden destekleyeceklerdi. en geride ise, tüm ağırlığına rağmen, belli bir uyum yakalamayı başaran oyuncular vardı. gana’yı tercih eden kardeşinin tersine, almanya formasını sırtına geçiren boateng sol bekte başlıyordu. sağ taraf zaten philip lahm’ın kontrolü altında. rakip ingiltere de barry’yi ortaya alarak, son maçtaki gibi gerard’ı solda kullanmayı tercih etmişti. sağ çizgi villa’lı milner ve pool’lu glen j.’ındı. ortada doğal olarak barry-lampard ikilisi. ileride ise rooney ve suppoter’ı defoe.

maç başladığında, ingilizler için ilk sorun, bu dizilimle nasıl yaratıcı olabilecekleriydi. cezayir maçında da görülmüştü ki, bu orta saha hiç de kendisi yaratabilecek bir konumda değildi. velhasılı, ilk dakikadan itibaren maça karakter koyan taraf almanya oldu. bunun yansıması olarak da, kaleden gönderilen uzun bir topta, upson’ın gibi dursa da, işin özü, terry’nin hatasıyla gol geldi. ferdi reyissiz ingiltere müdafasının çok uzun süredir verdiği uyarı sinyallerinden bir ders alınmamış olacak ki, bu hata sonrasında toparlanamadılar. üstün alman teknolojisi olarak sıfatlandırabileceğimiz hücum hattı da formunda olunca, ileride şahane top çevirdi panzerler. ard arda yaptıkları duvar pasları sonrası, her ileri uç elemanının ayağına topun değdiği derslik bir organizasyonla 2’yi buldular. gidişat, almanya’nın ingiltere’yi hezimete uğratacağı yönündeydi. fakat, yapması gerekeni yapıp kanattan çizgiye inme denemesinde bulunan ingiltere, bir yan toptan golü buldu. ilk yarı tartışmalarla biterken, 2. yarı aynı kadrolar sahadaydı. ingiltere, oyunu rakip alana yığıp, usta ayaklarla gol bulma şansını bir kaç defa yakalasa da, beceremedi. sonrasında, almanlar, yine ders olarak okutulabilecek 2 hızlı hücumla noktayı koydu olaya.

verilmeyen gol muhabbetine, ayrı bir paragraf açmak gerek sanırım. bu kadar, net bir gol nasıl verilmez, anlayamadım ben de herkes gibi. tv’den dahi, ilk görüşte gol olduğu belli olan şut, nasıl olur, göz ardı edilir.. hakem ve özellikle yardımcısı için bundan sonrası çok zor artık. yalnız, ingiltere’nin mağdur olarak gösterildiği, yapay bir ortam oluşturulacaktır  muhtemelen. ben hiç, katılamayacağım o ortama. futbolda, bariz de olsa var böyle hatalar. makinelerin değil insanların oynadığı ve yönettiği bir spor bu. bu güne dek, binlerce hata olmuştur, skoru, oyunu ve hatta şampiyonlukları etkileyen. geçmek lazım bu, ‘2-2 olsa, ingiltere tur atlardı’ mevzularını. evet, maç daha farklı şekillenebilirdi, hak veriyorum. fakat, olayı da yalnızca bu eksende ele almak, oynanan topa haksızlıktır.

abd – gana; yürüyedur afrika’nın gururu!

27 June 2010, Sunday

amerika - gana | ayew

şu dünya kupası bittiğinde akılda yer edeceklerden birisi tartışmasız gana takımıdır kendi adıma. bunu, kendi başına sempati yaratan o güzel formaları için söylemiyorum yalnızca. genç takımla ulaştıkları dünya şampiyonluğunun yarattığı ilgi, kilit oyuncularından faydalanamamalarına rağmen yerlerini yeni oyuncularla doldurmalarıyla katlandı. beklentilerin minimize edildiği bir ortamda afrika kıtasının bayrağını tek başlarına taşıyor olmaları ile zirve yaptı. daha önce kamerun ve nijerya’nın yaptığı gibi, afrika insanını en güzel şekilde temsil etmelerini izlemek çok keyif verici gerçekten de.

ilginç ve önemli bir şekilde, muadilleri gibi fizik güce bağlı bir takım değil gana. evet, oyunlarının kaynağını, kuvvetli fizik yapıları oluşturuyor fakat, bunun yanında takım halinde hareket edebilmeyi ve sonuna kadar oyundan kopmamayı başarabiliyorlar. mental anlamda da ne kadar üst seviyede olduklarını, cümle aleme kanıtladılar abd karşısında. bu özellik sanırım biraz, ‘benim diyen takım’da olmayan güçlü orta sahaları sayesinde ön plana çıkıyor. essien ve muntari sağlıklı olarak yer alabilselerdi bugün gana takımında, kuvvetle muhtemel, böyle bir çıkış yapamayacaktı anthony annan. gel gör ki, vardır futbolda böyle dönüm noktaları. bizim mehmet topal geldi aklıma hemen.. hakikaten buradayım diyor oynadığı topla annan. iki ciddi eksiğe rağmen, taş gibi orta saha cümlesini kurmamızı sağlayan diğer adamlar ise kwadwo asamoah, k.p. boateng ve andre ayew. ileride yalnızca gyan’ı tutan bir sistemde oynadıklarından, boateng ve ayew de müdafa anlamında söz sahibi isimler oluyor. kenardan gelen; muntari, owusu-abeyie, appiah ve adiyiah takviyeleri de bu sağlam takıma ekstra fayda sağlıyor.

gana nasıl bir takımdır, fikir vermesi açısından: andre ayew 89, kwadwo asamoah 88, anthony annan 86, asamoah gyan 85, dominic adiyiah 89, samuel inkoom 89, prince tagoe 86, quincy owusu-abeyie 86 ve sulley muntari 84 doğumludur.

abd’ye bakacak olursak, neredeyse euro 2008’in türkiye’sini görüyoruz turnuvada. o derece önceden kestirilemezler dk maçlarında. landon donovon’a maestro görevini veren bob bradley, avrupada genel olarak kariyerinin son demlerini geçiren oyuncuların transfer olduğu lig olarak bilinen mls’in ülkesi amerika’ya tam bir ‘takım’ hüvviyeti kazandırdı. üstelik bunu başarırken çok zor bir yol vardı önünde. hiç ilgi duyulmayan bir spor dalı amerika’da futbol ve ulusal takımın başarılı olması, ilgi çekmesi için olağandan çok daha fazla mücadele etmeleri gerekiyordu. fakat bugün geldikleri nokta, oldukça önemli. kalecinin iyi olmasıyla, kafadan 1-0 önde başlıyorlar bir kere. howard’ı avrupada istemeyecek az takım vardır bana kalırsa şu anda. onun yanı sıra bocanegra, gana maçında düşünülmedilerse de spector ve onyewu iyi savunmacılar. ha keza, cherundolo da iyi bir geri oyuncusu. orta alanda iki genç oyuncu findley ve edu, aynı şekilde çift yürek bradley yer alıyor. en uçtaki, altidore’un  tamamlayıcısı, abd’lilerin kutsalı, landon donovan. ingiltere’de muazzam bir yıl geçiren dempsey ise arkadan bindirmeleri ile, gole en yakın oyunculardan bir tanesi. işte böyle, sistemli bir takım bradley’in birleşik devletler’i.

amerika - gana | gyan

ilk turda az ama öz atan gana, maçın hemen başında problem çocuk kevin prince’in ayağından bulduğu golle, oyunun farklı şekilde gelişmesini sağladı. bu gol, gana’nın daha kontrollü oynaması ve ayew, gyan gibi hızlı ayakları daha tehlikeli yerlerde kullanabilmesi açısından değerliydi. abd ise, neredeyse 1 dakika bile skor üstünlüğü olmadan, grubunu lider tamamlamış bir takım olarak, nispeten sakin karşıladı bu durumu. gana savunmasını zorlayan bir kaç pozisyona girdiler. savunmanın üzerine sürekli koşular yapan dempsey, topsuz oyunda rakip müdafayı çok zorlayan ve takımı ileride tutabilen altidore öne çıkan isimlerdi.  donovan da arada kesik kesik zorladı gana’yı. golde hatası olan clark’ın yerini 30. dakikada edu’ya bırakması, bizlere bob bradley’nin antrenörlüğü hakkında biraz ipucu veriyor aslında. neticede, 2. yarının başında da hamlesini yaptı hoca ve orta alan oyncusu feilhaber’i aldı oyuna. gana delici oyuncularını istediği gibi devreye sokamayınca, üzerine iyice gelmeye başlayan abd’ye 62. dakikaya kadar dayanabildi. dempsey’in, seri biçimde ceza sahasına girmesi ve yerde kalması sonrası, penaltıyı gole çeviren isim donovan oldu. sonrasında, iki takım da uzatmaları düşünürcesine hareket etti. boateng’in bir sorun yaşayıp çıkması gana’yı, 1-1’den sonra altidore’un kenara alınması ise abd’yi zorladı biraz. uzatmada geriden atılan uzun bir topta, gücünü, hızını ve bitiriş becerisini aynı anda gösteren gyan asamoah, takımına galibiyeti getirdi.

en değerli topçusu andre ayew seçilen bu maç, 2010 dünya kupası’nın son 8’e kalan tek afrikalı’sının gana olacağını ilan etti. gruplarda ingiltere’yi geride bırakan abd evine dönerken, bakalım genç gana çeyrekte uruguay karşısında neler yapabilecek. güzel 2 maçla geçirdiğimiz bir gün geride kaldı. yarın, ingiltere – almanya kapışması olduğunu hatırlayınca, nasıl bir futbol gününün bizleri beklediğini az çok tahmin edebiliriz.

uruguay – güney kore

26 June 2010, Saturday

dunyakupasi-uru_kor-young

türkiye ile birlikte damga vurduğu 2002 dünya kupası’ndan sonra bir çok insan gibi ben de sempati duymaya başladım, güzel insanların ülkesi güney kore futboluna. ülkelerinin yapısı gereği, çok fazla yetenek üzerinden ilerleyemedikleri futbol oyununa, kollektiflik ve zeka gibi yan faktörleri sokmaları, onlara saygı duymam için yetiyor. bunun üzerine bir de sistematik biçimde alt yapıdan oyuncu yetiştirmeleri, çok klas. zaten guus hiddink gibi, gittiği yere tılsımını bırakan bir efsaneyle çalışmaları, dönüm noktaları olmuştur. kore’nin futbol mecrasına adım atmasını cesaretlendirme noktasında, hiddink’in katkılarını tartışmak yersiz olur elbette. 2002’deki turnuvada gelinen yarı finalin haricinde, g. kore’li oyuncuların avrupa macerasına başlamaları da hiddink temelli oldu. 2006’ya katılamamalarının sonrasında, onlara ikinci bir uluslararası kıvılcımı yakalatan adam ise şenol güneş. fc seoul ile başardıklarını, kore milli takımına da yansıttı şenol hoca ve şu anda milli takımın bazı oyuncuları onun sayesinde avrupada top koşturuyor. bunlardan en öne çıkanı, manu’lu ji sun-park’ı bir kenara koyarsak, monaco’da oynayan park chu-young. 10 numarayı taşıyan genç oyuncu, ingiltere’de oynayan lee chun-young ve celtic forması giyen trabzon’un kıskacındaki ki sun-young ile beraber, güney kore takımının en dikkat çeken futbolcularından.

ilk turda yalnızca yunanistan’ı mağlup etmesine rağmen, bir üst tura çıkmayı başarmıştı kore’liler. nijerya karşılaşmasında aldıkları 2-2’lik sonuç, onları b grubunun ikincisi yaptı ve uruguay ile eşleştiler. uruguay’a da değinelim biraz. onlar da, güney ameika elemelerinde 5. sırayı aldıklarından, baraj maçı oynayarak geldiler buraya. kosta rika’yı saf dışı etmişlerdi o maçlarda. teknik direktör oscar tabarez, avrupa futboluna biraz uzak bir düzeni tercih ediyor bu dünya kupasında. 3’lü savunmayla oyunuyor uruguay. bu bağlamda, fenerbahçe’li lugano’nun takıma çok şeyler kattığını söylemeliyiz. godin ile birlikte, ilk turda hiç gol yememeleri, lazio’lu kaleci muslera’dan çok, kaptan ve godin’in oyunlarıyla ilgiliydi bana kalırsa. sağ ve sol kanatlarda maxi ve alvaro pereira’ların iyi işler yaptığını da hatırlatalım. hücum hattıyla ön plana çıkan bir takım gibi lanse edilse de, uruguay, kuvvetli bir ekip. evet, çok güçlü bir hücum hattı var forlan-suarez-cavani-abreu ile fakat, arkada da sağlam adamlar olduğu atlanmamalı.

uruguay - güney kore | suarez

bu iki takımın 2. tur mücadelesi, beklediğimiz gibi çekişmeli geçti. savunma arkasına sarkan forlan’ın arka direkteki golcü suarez’i bulmasıyla öne geçti ilk yarıda güney amerika’lılar. burada bir parantez açmak istiyorum; suarez üzerinden, hollanda ligini ve oynanan futbolu aşağılayanlar var piyasada. yahu etmeyin eylemeyin. bu denli yüzeysel yorumlarla, basitleştirmeyin şu oyunun klasını. hollanda’da babam da atar o golleri demek nedir yahu.. neyse, dönelim maça. uruguay’ın bulduğu gol sonrası kore’nin işi iyice zora girmiş gözüküyordu. ilk tur itibariyle, geride iyi kapanan ve ani çıkışlarla rakibi sersemleten bir takım hüvviyetindeydi çünkü uruguay. skorda geri düşmek kore için oldukça sıkıntı vericiydi. bu dakikadan sonra, oyunda tempo düştü ve uruguay’ın istediği yönde şekillendi.

2. yarının başlamasıyla, güney kore’nin etkinliği arttı oyunda. ilk yarı ileride çok yalnız kalan park chu-young, beklenenin altında kalan park ji-sung daha aktif gözükmeye başladılar. oyunu daha fazla rakip sahaya yıkan ve kenarların da yardımıyla o bölgede paslaşma olanağı bulan kore, daha faydalı pozisyonlara girmeye başladı. bu arada genel olarak, duran toplarda da etkili olduklarını ekliyim. özellikle park chu’nun cepheden vuruşları çok etkili. ve beklenen gol de duran toptan geldi. uruguay’lıların fiziksel üstünlüklerine rağmen sektirdiği topta, müdahalesini topa değil de rakip oyunucuya doğru yapan lugano’nun da hatasıyla, lee chun young 1-1 yaptı skoru. bu dakika, topun uruguay kalesinden uzaklaşmaya başladığı dakika oldu biraz. gole kadar, ileri çıkan g. koreliler, içgüdüsel olarak geriye doğru attı kendilerini, hal böyleyken de uruguay etkinliği eline alan taraf oldu. bu etkinlik de, 80. dakikada suarez’in çıkardığı mükemmel şutun, direğe çarparak gol olmasıyla pekiştirildi. son dakikalarda bir kaç denemeye girse de, sonuç alamadı kore. ve çeyrek finale adını yazdıran ekip, uruguay oldu.

son zamanlarda dünya kupalarında silik bir görüntü çizmişlerdi, şu dönemlerde en büyük başarısını yakaladı böylelikle uruguay’lılar. muhtemel rakipleri, bu akşam karşılaşacak olan abd ve gana. bu nedenle, yarı final hiç de uzak gözükmüyor onlar adına. güney kore ise, hiç bir zaman çirkefe yatmayarak, her daim oyunu güzelleştirme çabası içerisinde yer alarak, futbolcu isimleriyle, çekik gözleriyle bir kere daha taht kurdu kalplerde.

dünya kupası grup liderleri

25 June 2010, Friday

dünya kupası grup liderleri

ermal, tutku ve yenilenmeye başlayan galatasaray

25 June 2010, Friday

oktay hocanın takımın başına getirilmesinden sonra, yıllardır süren umutsuz vaka durumu bir anda yerini heyecanlı bir bekleyişe bırakmıştı basketbol şubesinde. alınacak en iyi yerli koçlardan birisi oktay mahmuti’yi getiren adamların, kadroyu da bu minvalde kuracağı, yüksekleri hedefleyen takımların kalibresinde oynayabilecek oyuncu transferine yöneleceği düşünülüyordu.

alınan oyunculara geçmeden emir alkaş’ı yazalım. efes yardımcı antrenörüydü alkaş. mahmuti faktörüyle artık galatasaray benchinde oturacak değerli basketbol adamı.. ilk transfer hamlesi, ermal ile yapıldı. koçun etkisini hemen hissettirdiği, ortada bu transferde. oktay mahmuti referansıyla geldi ermal ve bu referans sayesinde iyi bir kadro kurulacağı ihtimalleri kuvvetlendi. ermal, kurulan bu yeni düzende ciddi bir görev alacaktır. efes’ten ve özellikle ulusal takımdan, ermal deyince akla gelen ilk özellik, ‘mücadele’ oluyor. takımın bir kıvılcıma ihtiyaç duyduğu anda hiç çekinmeden ben buradayım diyebilen bir adam. pota altına top indirdiğinizde, pivot oyununu başarıyla oynayabilecek, savunmayı içeri kapatabilecek bir uzun olmasının yanında, adamlıkta da on üzerinden on alacak bir basketbolcu kendisi. geçen yıl efes’te bulamadığı şansın, kendisinde ciddi bir motivasyon yarattığını da düşünüyorum ben ayrıca.

ermal dahil edildikten sonra takımda radoslav ve caner dışında  topçu yoktu ve doğal olarak yerli oyuncu transferi devam etmeliydi. ilk düşünülen pozisyon da oyun kurucu olmalıydı tabii. daha sonradan fenerbahçe ülker’le imzalayacak olan engin ile anlaşılamadığı duyuruldu. ender için hiç zorlanmadı tahminim, hakan köseoğlu da düşünülebilirdi aslında fakat onun da adı geçmedi. neticede bu opsiyonlar olmayınca, geriye kalan pg’lerden en işe yararı tutku açık gibi duruyordu. o da transfer edildi. yıllardır ülker’de ve telekom’da önemli roller üstleniyor tutku. aynı ermal gibi, geçtiğimiz yılı kayıp olarak geçirse de, eline güvenilecek bir guard’dır. saha görüşünü tartışmaz kimse herhalde. asistör özelliğiyle, yıllarca çok zonta uzun besledi tutku. takımını yönlendirme ve şutörleri oyuna sokma noktasında en iyilerden birisi. yalnız, fiziksel açıdan biraz zayıf kalıyor. ayaklarının yavaş olması ve savunmadaki eksikleri, en önemli dezavantajları.

tutku geldikten sonra omar cook gibi bir guard alınacağını düşünmüyordum ben zaten, dedikodulara rağmen. neticede, almanya’dan taylor rochestie geldi. çok bildiğim bir adam değil fakat, daha çok şutör özelliğiyle ön plana çıkan bir isim olduğunu söyleyebiliriz herhalde. almanya’da, takımı şampiyon olurken, final-four mvp’liği ve ayrıca 3 sayı yarışması birinciliği bulunuyor. seyirciyle beraber havaya girebilen yapıda bir guard. tutku ile paylaşacaklar görevlerini. oktay hocanın bir bildiği vardır diyip, işin içinden çıkıyorum.

ardından, melih mahmutoğlu eklemesi yapıldı dün. o da çok başarılıydı. melih, 90 doğumlu gelecek vaadeden bir basketbolcu. pertevniyal çıkışlı olması, oktay ve emir hocaların onu özellikle tercih ettiğini açıklıyor. daha önce çifte lisansla hem tbl2’de pertevniyal’de hem de tbl’de daçka’da oynadı melih. tbl2’deki sayı istatistiği: 26. buradan da anlaşılacağı gibi, daha çok şuta dayalı bir oyun yapısı var. en eleştirilen noktası zaten budur melih’in. gs gibi çıkış arayan bir takımı seçerek, tek vasıfa odaklı bir basketbolcu olmadığını ispatlaması adına iyi bir seçim yaptı aslında. bu yıl bir çıkış yapabilir. hatırlatalım, kendisi bir diğer galatasaray’lı genç göksenin köksal ile birlikte ümit milli takımda.

ve en son haluk yıldırım. galatasaray taraftarıyla husumeti olan bir adam, tecrübeli olması dolayısıyla kazandırıldı şubeye. ağabeylik yapacak tonla adam bulunabilirdi fakat neden haluk, anlamadım ben pek. yine de, teknik heyete güvenmek gerekiyor bu saatten sonra. yönetimden gelecek bir kaç tane daha üst seviye yerli ve yeterli yabancı takviyesi sonrasında, şube tamamen oktay mahmuti ve ekibinin ellerine bırakılmalı.

draft 2010

25 June 2010, Friday

NBA Draft 2010

dün gece msg’da nba draft 2010 vardı. 2003’ten bu yana tekrar edilen, bu yıl zayıf bir jenerasyon geliyor, hof- all-star çıkmaz bu sınıftan geyikleri altında başladı seçimler. ntvspor’dan takip ettik burada geceyi fakat, adrian wojnarowski sağolsun, twitter’dan 3’er dakika önce yazdı hangi takımın kimi seçeceğini.

ilk sırada ve hatta ondan sonraki bir kaç sırada kimin seçileceğinin ortada olması, biraz gecenin heyecanını alıyor sanırım. bu nedenle, draft eksenli takaslar daha ilgi çekici oluyor bu organizasyonda. yani, john wall’un ilk sırada seçileceğini sağır sultan dahi biliyorken, oturup izlemek sarmıyor adamı. sam presti’nin gelip, milletten neredeyse bedavaya adam kapması daha zevkli değil mi ama?

işin şakası bir yana, john wall uzun bir süredir, ilk sıradan nba’e adım atacağı belli olan bir pg idi. hemen herkesin, derrick rose ile kıyas ettiği kentucky çıkışlı wall, gelecek yıl washington wizards forması giyecek. pozisyonuna göre oldukça iyi bir fiziği var ve saha görüşü üst seviyelerde. ve tabii, en başarılı olduğu noktalardan bir tanesi de çabuk ayaklarıyla, potaya gidebilen bir kısa olması. derrick rose bildiğin yani. gel gör ki, rose gibi basamakları beklendiği kadar çabuk atlayıp, all – star seviyesine yükselebilir mi, bunu zaman gösterecek. gerçi, rose’un da takımını henüz tepelere taşıyamadığı da doğru. neticede, john wall’dan beklentiler çok yüksek. wizards gibi, nelerin döndüğü belli olmayan bir takıma gitmesi ve arenas ile aynı takımda yer alma ihtimalinin olması, onun ne kadar karakterli bir topçu olacağını ortaya koyması açısından iyi olacaktır.

phila, 2. sıradan sürpriz yapmadı ve ohio state’li evan turner’ı seçti. bir çok kaynağa göre, nba’e en hazır oyuncusu turner bu sınıfın. pozisyonu gereği de phila’ya cuk diye oturuyor açıkçası. uzun zamandır şutör-skorer oyuncu sıkıntısı çekiyorlar ve turner gibi potansiyelli bir genci kaçırmadılar haliyle. liderlik vasfı olan, fiziği gayet yeterli, şutu üst düzey ve sorumluluğu gerektiğinde çekinmeden alacak bir oyuncu turner. kolejde 20.4 sayı – 9.2 ribaund – 6 asist istatistiklerini yakalamayı başardı. dünkü tanıtımlarda, top kayıpları onun en önemli eksisi olarak gösterilse de, bu zaafın kolayca arka plana atılabileceğini düşünüyorum ben. nba’e, söylenildiği gibi, yeni bir brandon roy gelmiş olabilir bence. bakalım, zaman haklı çıkartacak mı ona güvenenleri?

nets de heyecana mahal vermedi ve 3. sıradan derrick favors’ı seçti. georghia tech’in freshman oyuncusu, 2010 draft’inin en yetenekli uzunu olarak görülüyordu. müthiş bir atlet favors. çok uzun kolları var ve çabuk ayaklarıyla, potaya gidebilme konusunda ciddi bir avantaja sahip. çöp bir takıma gidecek olması işini zorlaştıracak gibi dursa da, brook lopez gibi bir uzunla birlikte oynayacak olması, onun için bir şans olabilir. devin harris için dolaşan takas söylentileri hayata geçerse, işte o zaman hayata küsebilir favors çünkü takımda hiç oyun kurucu kalmamış olacak neredeyse.

minny, 4. sıradan wesley johnson’ı aldı. 23 yaşına giren wes-john, syracuse çıkışlı. dikkat etmedim de, draft’in en yaşlısı falan olabilir. sf pozisyonunda oynuyor wes. haliyle, nba’e en hazır durumdaki oyuncular arsında onun da ismi geçiyordu.  atletik özellikleri iyinin de ötesinde olsa da, topu alıp skor yapabilecek tarzda bir oyuncu değil. matrix  ile karşılaştırılıyor. onun gibi, usta bir oyun kurucuyla oynama fırsatı bulabilirse, ligde iyi bir yere gelecektir mutlaka. bakalım minny, al jef’i elinden çıkartabilecek mi, ben onu merak ediyorum.

5. sıra sacto’nundu. onlar da ilk 4’te tercih edilmeyen demarcus cousins’i seçtiler. böylece kentucky ilk 5 sıraya 2 oyuncu vermiş oldu. uzun cennti olarak niteleyebileceğimiz draft’in en yetenekli uzunlarından birisi de cousins idi. heybetli fiziği ile ön plana çıkıyor. içeriden skor üretebilmek adına sacremento’nun artık bir opsiyonu daha var dersek, yanılmayız herhalde. sertlikten kaçmaması, nba’de çok işine yarayacaktır. biraz problemli bir oyuncu olarak bakılıyor dc’ye fakat, sacto’nun iyi bir tercih yaptığını düşünüyorum ben 5. sıradan.

gsw 6’dan ekpe udoh’u seçti, ben  georgetow’ın uzunu greg monroe’yu seçeceklerini tahmin ediyordum. yine de, sürpriz olmadı; sonuçta warriors bu. ne olacağı belli mi olur! fazlasıyla a. randolph’u andıran, the nightmare lakaplı udoh 6’dan gidince, bir sonraki pickte pistons affetmedi ve monroe’yu seçti. çocuk hem georgetown’lı hem de uzun olunca, baştan kazanıyor işi zaten. bunu yanında, aslında g-monroe bol uzunlu draft’in yeteneklilerinden bana kalırsa. herkesin dilinde olan, pasörlüğü ve solak olmasının sağladığı avantaj en önemli kozları arasında yer alıyor. pistons’ta ciddi işler yapacaktır o da. onun dışında, clippers’ın seçtiği el faruk, memphis’e geçen henry, tarihe geçen butler’ın, utah tarafından kapılan beyazı  hayward, cole aldrich ve larry bird’ün hayward olmayınca aldığı paul george.. bunlar da ilk turun, diğer önemli oyuncuları olarak göze çarpıyor.

bu drafte damga vuran olay şüphesiz ki, kentucky’nin ilk turdan 5 oyuncu vererek tarihe geçmesiydi. john calipari ne kadar övünse azdır, boru değil ilk turda 5 oyuncu! enes kanter’in önümüzdeki yıl bu okulda oynayacak olması büyük avantajdır. bunun da yanı sıra; 2. turdan, steal olabilitesi yüksek oyuncu tahminlerimi geçip bitireyim yazıyı. gani lawal; ki kendisini suns tam 46. sıradan seçti, armon johnson, lance stephonson ve şans bulurlarsa alaman pleiss ile sırp nemaja bjelica.

her güzel şey bitermiş!

24 June 2010, Thursday

isner - mahut

2010 wimbledon tenis turnuvası start aldı geçtiğimiz günlerde. biz türkler adına, bu yılın en önemli ve en şık olayı marsel ilhan’ın ana tabloya kalması oldu elbette. marsel, bunu başarabilen ilk türk olarak da tarihe geçmiş bulunuyor. 2 – 0’dan çevirdiği maçla  gönüllerde apayrı bir yer edinen marsel ilhan, ikinci turda rumen hanescu’ya elense de televizyondan onu takip eden ve destekleyen herkesi gururlandırdı hiç süphesiz.

marsel ikinci turda elendikten sonra, federer’in de ev biletinin  kıyısından döndüğü wimbledon çok ama çok ilginç bir maça ev sahipliği yaptı. 1. tur mücadelesinde karşı karşıya gelen john isner ve nicolas mahut, tarihin en uzun tenis maçına imza attılar. salı günü başlayan maç, 11 saat 5 dakika sürdü ve bugün yani perşembe sonuçlanabildi.

salı günü 4 set oynadı tenisçiler. ilk seti, isner, ardından gelen iki seti ise mahut kazandı. ardından 4. seti tie-break ile gene isner kazandı. hava karardığı için hakem kararıyla maç ertesi güne sarkıtıldı. ertesi gün ise tarihin en uzun tenis maçından dahi uzun sürecek son set başladı. tenisçiler bir türlü birbirlerine üstünlük kuramadı ve hava karardığında skor 59 – 59 idi. bir ertesi güne kalan maç, artık spor gündemine oturmuştu.

herkesin konuştuğu bu tarihi maçın 3. günü, haliyle yoğun ilgi gördü. yaklaşık 1 saat daha süren oyunda, sonunda isner 70 – 68’lik skoru yakalayarak galip gelen taraf oldu. bugüne kadar tenis kortlarında görülen en uzun maçın, 6 saat 33 dakika sürdüğünü düşünürsek, yalnızca son seti 8 saat süren bu mücadele, neresinden bakılırsa bakılsın çoktan tarihe geçmiş gözüküyor. dile kolay 3 gün, 11 saat, 5 dakika!