November 2010 için arşiv

ve elano da gider

30 November 2010, Tuesday

elano blumer

galatasaray ligin 10. sırasında bugün. uzun zamandır yaşamadığı kadar zor günler yaşıyor. kulüp karışık. kimin ne olacağı bellli değil. devre gelmeden hoca değişmiş.  en iyi topçular sakatlık belasıyla boğuşuyor. yönetim kendi kendini bitirmiş vaziyette. neresinden tutarsan elinde kalıyor yani.

bu takımın bu halleri kabul edilemez kolay kolay. adamdan hesap isterler. neden buralara düştük diye yakasına yapışırlar.. ya da bilemiyorum, ben kendimi kandırıyorum. artık hiç böyle bir durum yok. kimsenin çıkıp bunlara “noluyo arkadaş” demeye gücü yok. en kötüsü de bu ya.

bu gidiş yönetici efendileri de rahatsız etmiş olsa gerek, sonunda bir şeyler yapma ihtiyacı hissettiler. ne yaptılar dersiniz. hayır, tabii ki gitmediler gene. ve gene; daha önce olduğu gibi suç bir futbolcuya kaldı. elano gönderildi. zaten o suç bugüne kadar hep topçuya, hocaya, ona buna kalmıştı. alıştık.

lan hadi futbolculara kesilsin ceza. yeniden inşaa edicez takımı de. binbeşyüzüncü kere olduğu gibi çıkıp böyle söyle. ama sarp, barış ayhan, ali falan dururken gidip de elano’ya yol verme yahu. yapma bunu. ya da o gidecekse, öbürleri niye duruyor? elano’yu almışsın bilmem kaç milyona. şimdi 3’e satıyorsun ve bir de alacaklarından vazgeçti, galatasaray’ın kurtardığı para şu kadar falan diye hikaye okuyorsun. daha da komik oluyor böyle inanın. madem öyle gönderin o zaman mustafa sarp’ı da şu dakika. nasılsa bedavaya gelmişti. zarar da etmeyiz. di mi ama?…

biz taraftarız neticede. para mevzuları bizi bağlamamalı diye düşünüyorum. fakat bu kısa vadede hareket etmemizi istediğim anlamına gelmiyor elbette. sorun elano-misimovic’i gönderip, devre arasında onların yerine yıldız adam getirmekle çözülmeyecek. bunu çok daha önce görmeleri gerekiyordu zaten. fakat korkarım, öyle yapacaklar. gene 5-6 milyona yabancı alınacak. yerli oyuncular bedavalar arasından seçilecek. hocanın fikri sorulmayacak. birbirinden alakasız, sahadaki sistemle herhangi bir bağı olmayanlar tercih edilecek vs…

yönetemediğini kabul etmek ne zor işmiş böyle. gün gibi ortada durum ama bir türlü, değişmiyorlar. onlardan iyi kim gelebilir ki? durumunu çoktan geçtik zaten de, liseli-anti liseli mevzularına yeniden gireceğiz, asıl konulardan gene uzak kalacağız diye de korkuyorum açıkçası. daha önce de yazmıştım. ben olayın liseli-alaylı ayrımında falan değilim. yönetimin doğru kişilerden seçilmesini temenni ediyorum sadece.

netice; galatasaray altından kalkılması zor bir durumda. birileri diyet ödedi elbette. rijkaard, misimovic ve elano. ben daha da hiç bir şey demiyorum!

aga bu nedir?

30 November 2010, Tuesday

el clasico günü

29 November 2010, Monday

mourinho - guardiola

artık zamanı geldi. la liga’nın ve hatta avrupa futbolunun zirve noktasındaki maç nihayet bu akşam oynanacak. barcelona-real madrid 22.00’da nou camp’ta kapışacaklar. maçı ntvspor naklen veriyor gene.

her açıdan çekişmeli bir maç bu. ligde diğerlerinden kopan, kafa kafaya giden iki takım. tarihi bir rekabet. messi ile ronaldo’nun hesabı. ve bence hepsinden zevklisi, mourinho’nun katalanlarla olan ilişkisi. bilindiği üzere, normal değil bu adam. maç öncesi ve sonrası yaptığı açıklamalar, rakibe sataşmalar falan derken bir de bakıyorsunuz tüm kupaları alıvermiş. seveni var, sevmeyeni de çok var. neticede, onun başında bulunduğu bir real madrid’i nou camp’ta görmek hayli heyecan verici.

gönlüm barca’dan ve messi’den yana. mourinho’yu da severim fakat bu sefer farklı. ronaldo’yu sevmem gene de kabul; adam inanılmaz efektif oynuyor. real bir sürpriz yaparsa, bunda ronaldo’nun katkısı büyük olur. sanki 2-1 veya 1-0 barca alacak gibi geçiyor içimden ama belli de olmaz mourinho’nun işi tabii. bugüne kadar oynadıkları futbolu oynasınlar yeter. sadece messi&ronaldo mevzusu değil yani. bu işin xavi-iniesta’sı, mesut’u, casillas’ı, puyol’u falan da var hani.

bağımsızlığın sembolü barca, faşistlerin takımı real madrid yakıştırmalarını ise komik bulduğumu ekliyeyim bir de. uzaklardan baktığımız için barcelona’nın duruşu farklı geliyor bence bizlere. uzaktan davulun sesi hoş gelir misali. aynı matığı işletirsek burada da etnik bir grubun çıkıp, kendi takımı ve ismiyle sporun içine girmesine göz yummak gerekiyor. hassas konu vesselam. ha, ben gene de barcelona’dan yanayım onu da söyliyeyim. tamamen futbolla ilgili ama benim desteğim.

butterfly, butterfly

29 November 2010, Monday

avai 3 – 2 santos

29 November 2010, Monday

neymar the apaçi’nin de gol attığı maçta santos 2-0 öne geçmiş. 3-2 vermiş maçı. apaçi, yanılmıyorsam bu sezon ligdeki 18. golünü attı. böyle giderse gelmeyecek fener’e. bu arada avai’de 3 muhteşem gol atan adam antonio.

yeni çocuk: blake griffin

29 November 2010, Monday

blake griffin

blake griffin ismini duyunca heyecenlanmayan nba takipçisi yoktur sanırım. clippers’ın genç oyuncusu özellikle bu aralar kendisinden sıkça bahsettiriyor. clippers takımını izlenir hale getiriyor diyelim, yeterli bence..

oklahoma çocuğu blake griffin, nba’e ilk sıradan seçilerek adım atmıştı 2009’da. oldukça etkileyici bir kolej performansıyla geldi profesyonel lige. hazırlık dönemini de iyi geçirdi. fakat ne şanssızlıktır ki, son hazırlık maçında diz kapağından sakatlandı. diz, sporcularda bela bir noktadır. bunu artık sağır sultan bile biliyor. nitekim, griffin de bu beladan kaçamadı. koca bir yıl boyunca forma giyemedi. akıllara hemen greg oden geldi böyle olunca. yeni bir oden vakasıyla mı karşı karşıyayz acaba? sesleri artmışken, bu sezona öyle bir giriş yaptı ki çocuk; herkes büyülendi.

griffin’in ilk nba sayısı bir alley-oop. böyle bir başlangıç olamaz dedirtiyor. geride bıraktığı boş 1 yılın acısını çıkarttı bu smaçla herhalde. sezon genelinde oynadığı arzulu basketbolla da destekleyebiliriz bu düşünceyi. yetenekleriyle beraber müthiş bir çalışma iştahı olduğunu biliyoruz griffin’in. yetenekli adam çalışırsa, üzerine eklemek için gayret gösterirse, sonucunu bir şekilde alıyor zaten. bu bakımdan, bence çok güzel bir örnek olacaktır blake griffin.

basketbol kabiliyetinden bahsetmek gerekirse; oldukça atlet bir uzun olduğuyla başlamalıyız. 2.08 boyunda kendisi. pota altı oyunu var, orta mesafe sokuyor, bitiriş muazzam, ribaundlarda çok etkili, oyun zekası pozisyonuna kıyasla çok iyi.. daha ne olsun diyesi geliyor insanın. ve tabii hemen amare geliyor akla. evet, doğrudur amare ile oldukça benzeşiyorlar. bir çok alanda, aynı stile sahipler. fakat ben griffin’in daha da iyi yerlere geleceğini tahmin ediyorum, ya da en azından istiyorum diyeyim.

john wall’un en büyük şanssızlığı da olabilir bu adam aynı zamanda. geçtiğimiz yıl hiç forma giyemediği için, çaylak yılı bu sezona denk geliyor griffin’in. wall onun gölgesi altında kalma ihtimaliyle karşı karşıya. ve hatta şu ana dek, net biçimde onun gölgesinde kaldı. fakat, wall’un sıkıntı yapmasına hiç gerek yok zira griffin çaylak yılında all-star’a bile seçilmeyi başarabilir ve rakipleriyle farklı bir kulvarda olduğunu kanıtlayabilir. bana kalırsa, all-star olmalı da zaten.

şimdi farklı kulvar falan dedik. cidden farklı adamın yolu. şunu bir insan yapamaz ya. ayıp, yazık, günah…

istatistiklerini verip noktalayalım o halde. şu an nba’de 17 maça çıktı blake griffin, clippers formasıyla. takımı bu maçların 14’ünü kaybetmiş olsa da, ayakta kalan belki de tek isim oydu. çaylak, 19.3 sayı, 11.4 ribaund ve 2.4 asist ortalamaları yakaladı. 51.2 ile de şut atıyor. her şey, kendisinden büyük şeyler beklememiz için müsait. umarım yanıltmaz kimseyi..

ps. ben bu yazıyı yazarken clippers evinde utah’a mağlup oldu. griffin gene tek adamdı direnen. 35s – 14r – 7a.

fedex!

28 November 2010, Sunday

fedex

yabancı-yerli transfer dengesizliği

28 November 2010, Sunday

zvejdan misimovic 7 milyon avro
loric cana 4.5 milyon avro
juan pablo pino 3 milyon avro

emiliano insua ve harry kewell da sezon başında anlaşma sağlanan diğer iki isim.

bir de yerlilere bakarsak;

mehmet batdal bedelsiz
serdar özkan bedelsiz
ali turan bedelsiz
çağlar birinci 1.5 milyon avro + oyuncu takası

sen yabancı konusunda bu kadar bonkör olabiliyorsun ve kötü denmeyecek oyuncuları getiriyorsun. -kaldı ki, bu isimleri yönetimin alması da büyük bir saçmalık. orada hoca dururken adnan sezgin ve yöneticiler ne diye transfer yapıyorsa artık?- neyse, bu kadar yüksek bütçeli bir yabancı transfer işine giriyorken, yerli oyuncu konusunda bu kadar düz bir mantık yürütülemez yahu. nerede bonservisi elinde adam varsa, oraya yönelen bir transfer politikası. üstelik bu yabancı-yerli dengesizliği bu sezona mahsus değil. daha önce de elano-lincoln getirirken, yanına mustafa sarp, barış falan koydu bunlar. e, sıkıntı var burada işte!

böyle mi olacaktı?

28 November 2010, Sunday

heat

miami heat,  fantastik üçlüsüyle başladığı sezonda 17 maça çıktı. 9 galibiyetleri var. 8 de mağlubiyetleri. pota altları delik deşik. spoelstra’nın suyu ısınmış durumda. bana kalırsa, noel’e kalmadan riley başkan gelir head coach olarak takımın başına. ve finale de çıkartır bunları kesin.

yolun sonu geldi

28 November 2010, Sunday

polat-sezgin

bir maç sonra ali sami yen’e veda edecek galatasaray takımı. 10. sırada ve -4 averajda. daha ne diyebilirsin ki? ne yapabilirsin yani? son derbiye çıkmışsın. hem 2010 yılının, hem de koca ali samiyen stadının son derbisi. sonuç, oynanan top, gelinen nokta her şey ortada işte. büyük bir hayal kırıklığı. sahadaki topçular dökülüyorlar. 60. dakikadan sonra pilleri bitmiş. elbette rezil bir durum. fakat sadece orada başlayıp, orada bitmiyor bu iş. sahanın dışı da var. hem de öyle bir saha dışı var ki bizim galatasaray’da, evlere şenlik.

bugün bu haldeyse galatasaray, kimse kusura bakmasın ama yönetim kurulu en büyük suçludur. hatayı hep başkasında arayan, her başarısızlıkta pası hocaya ve topçulara atan bir anlayış, asla o başarısız ortamdan sıyrılıp, başarıya ulaşan yolda yürüyemez.

4 yıl içerisinde 7 hoca değişmiş galatasaray’da. 24 tane de yabancı oyuncu gelip gitmiş.bir kere 3. ve bir kere de 5. olunmuş. ortada net bir başarısızlık var takımın tarihine bakınca. bir tek yönetim kurulu devam etmiş burada. hep hoca suçlu. hep topçularda kabahat. işin aslı öyle değil tabi. bu istikrarsız yapının mimarı başkan ve yöneticilerdir. bana kimse çıkıp da, ama stat yaptırdılar, ama profesyonelleşmeye gittiler bla bla demesin. o stada gidiyorsun da, 10. sırada senin takımın. ne anladım ben bu işten?

bir doğru yaptıysa, 5 yanlışla sildi o doğrularını yönetim. rijkaard’ı getirdiler. çok doğru bir seçimdi. rijkaard’ın geldiği andan gittiği ana dek bırakın 5’i, 25 tane yanlışı var yönetimin ve başkanın. zaten kendisini de ele verdi polat. işlerin kötü gittiği bir dönemde çıkıp hocamızın arkasındayız, yeni sözleşme yapmak istiyoruz dedikten bir süre sonra, hoca takımdan gönderildi. rijkaard konusuyla da sınırlı değil bu adamların beceriksizliği. skibbe, bülent korkmaz tercihi, adnan sezgin vs.. bir dolu hataları var.

futbol takımının içerisine bu kadar karışmak istemelerini de anlayamıyorum ben. sanırım hepsi, bu işten en çok kendilerinin anladığını düşünüyorlardı. veya parayı veren kişiler olarak, son sözü söyleme hakkı görüyorlardı kendilerinde. bu mantığın hakim olduğu bir ortamda başarının gelmesi mümkün değil zaten. adnan polat o takımın başına adnan sezgin’i getirerek, yetkilerini en yüksekte tutarak, istifa ettiği zaman kabul etmeyerek ve onun imzası benim imzamdır diyerek bitirdi en çok kendisini. sezgin’le bu işin olmayacağı çok önceden belliydi. olmadı da. fakat nasıl işse bu; adnan segin hala ve hala bu takımda yetkili.

sahadaki ruhsuzluğa da değinmek gerekiyor. tamam orada bulunan vasıfsızlardan onları bu takıma getirenler sorumlu. fakat, bu kadar ruhsuz bir takımın ortaya çıkmasında yalnızca yeteneksiz oyuncuların kabahati yok. bu işin rijkaard’la veya skibbe’yle ilgili olmadığını da gördük. çünkü, hagi geleli bir kaç maç olmuşken, aynı kimya bozukluğu devam ediyor. sorun o hocalarda değil, o ortama hakim olmak isteyen fakat aslında işi; o ortamın sağlıklı şekilde idare edilmesi için gereken huzuru sağlamak olan yöneticilerde. elbette teknik adamların tercih hataları veya benzer şekilde ufak yanlışları olmuştur. gene de içinde bulunduğumuz durumun, bu teknik adamların yanlışlarıyla oluştuğunu iddia etmek, ahmaklık olacaktır.

hagi’yi taparcasına seviyorum. ne yaparsa yapsın, gene sevmeye devam edeceğim. çünkü biliyorum ki, onun galatasaray’a hiç bir yanlışı olmamıştır.her daim bu takım için iyisini istemiştir giga. çok iyi bir teknik adam olamadığının da farkındayım ben. şu kötü tabloyu düzeltecek adam olmadığını da biliyorum. iyi de kendisi teklif etmedi ya geri gelmeyi. gittin, zor durumdayız, ancak senden yardım isteyebiliriz dedin ve o da kabul edip geldi. bu kadar basit.

taraftarın hagi’ye sonsuz desteğini hissettirmesi çok güzel. suçun yönetimde olduğunun idrak edilmesi geç olsa da iyi. sahada hakkını vermeyene tepki gösterip, hakedene de sonuna kadar destek çıkması alkışa değer. ben kendimce, berbat tablonun sorumluları diye bir liste yapsam, 4- teknik adamlar 3- taraftar 2-futbolcular 1- yönetim diye sıralama yapardım. herkesin payı var elbette. fakat en çok payı olanın değişmesi gerekirken, sadece o en çok payı olanın değişmemiş olması, sinir diyor beni ne yalan söyliyeyim.

şu gün istifa edip gitse yöneticiler, yerlerine kimin geleceği ve onların nasıl yöneticilik yapacağı da belli değil. tam bir kaos ortamı, anlayacağınız. bilgim olmasa da, tahminim birilerinin hazırlanmaya başladığı yönünde. sanki, planlama yapmaya başlanıldı gibi geliyor. hiç planı olmayan bu yönetimden iyidir tabi. liseli, alaylı, liseci, anti-liseci falan umurumda değil. şu takımın başına, adam gibi kişiler gelsin. futboldan anlayan değil, futbolu yönetmekten anlayan. yapması gerektiği işi bilen. gerçek anlamda galatasaray’ın menfaatlerini ön planda tutan. koca camiadan şu niteliklerde kişiler çıkartamıyorsak da, vay halimize.