avrupa ligi’nde son 16

25.02.2011

liverpool

uefa avrupa ligi’nde 2. tur maçları dün akşam tamamlandı. beşiktaş’ın malesef 4 gol daha yiyerek elendiği bu turda bazı sonuçları sürpriz bazı sonuçları ise normal olarak yorumlayabiliriz. ilk önce tabii, beşiktaş’ın hem elenmesi hem de böylesi bir oyun ve skorla avrupa’ya veda etmesi çok şaşırttı. seri başlamadan önce, hatta ilk maçta beşiktaş beraberliği yakaladığı an dahil olmak üzere her zaman, turun favorisinin siyah beyazlılar olduğu düşünüldü. gayet doğal olarak. fakat, yenen o ucuz duran top golleri, moralleri de alt üst etti. ilk maçta evinizde 4 gol yiyerek yenildiğiniz bir takımdan, rövanşta deplasmanda galip gelerek tur almak dünyanın en zor işi. üstelik beşiktaş bir haftalık sekansta tam 3 maça çıktı ve 12 gol yedi. sırasıyla kiev’den 4, fenerbahçe’den 4 ve gene kiev’den 4. takımlarını beşiktaş’lı arkadaşlar daha iyi analiz edeceklerdir elbet ama benim söyleyeceğim; schuster’in gidip gitmemesinin önemi yoık. mühim olan başkanlık koltuğunu babasının malı zanneden, her geçen gün beşiktaş’ın yarasını derinleştiren adamı göndermek. sanırım, bunu başarabildiği gün rahatlayacak beşiktaş. yoksa, sahada hiç bir şey üretemeyen bir takım var. kabul, bunun sıçlusu hocadır. fakat, sorun burada değil. schuster gitti diyelim. başkası geldi. bir şey değişecek mi? gene en fazla 1-2 senelik başarı gelir maksimum. sonrası aynı senaryo olur. beşiktaş git gide galatasaray’ın düştüğü duruma düşüyor dedik ama hiç kimse kabul etmemişti bunu. üzgünüm, sonumuz aynı olacak gibi..

tekrar 2. tur maçlarına dönelim biz en iyisi. sürprizler demiştik, oradan beşiktaş’a daldık ve uzadı gitti konu. portekiz ekibi braga önemli bir işe imza attı bana kalırsa. juve’yi saf dışı bırakmayı başaran lech poznan’ı geçtiler. aynı şekilde psv de fransa’da kafaya oynayan lille’i turun dışına itti. keza, sevilla’nın elenmesi de rakibi porto olsa bile çok tahmin edilebilir bir durum değildi. onların dışında çoğu takım, beklendiği gibi tur vizesini kaptı. 3. tur eşleşmelerine şöyle bir bakacak olursak;

twente – zenit

leverkusen – villarreal

cska moskova – porto

benfica – psg

ajax – spartak moskova

psv – rangers

liverpool – braga

kiev – m. city

son 16 takım böyle eşleşti. çoğu kafa kafaya geçecek gibi duruyor. ve hepsi de oldukça güzel maçlar vaadediyor. pool’un rakibini küçük görmesi halinde, sonucuna katlanması gerekeceğini düşünüyorum. psv – rangers da güzel maçlar izletir. rangers son dakika golüyle çıkmıştı 3. tura. cska – porto zor eşleşme. ruslar ilginç bir sonuçla bir üst tura yükselebilirler. leverkusen – villareal’de de her netice makul karşılanabilir. hülasası; bizleri keyifli bir 3. tur bekliyor. umarız, bol gollü, kıran kırana maçlar izlemek düşer bizim payımıza..

son takaslar

24.02.2011

deron & harris

takas dönemi bitmek üzereyken bir bir düşüyor haberler. carmelo-billups eksenli denver-new york takasını değerlendirmiştik. hemen arkasından, bir çok önemli değişim yaşandı. melo’nun msg’a adım atması kadar sükse yaratacak hamleler değil bunlar fakat, nba genelinde gayet ilgi uyandırdılar.

şüphesiz, deron williams’ın takas edilmesi herkesi şaşırtan bir gelişme oldu. henüz jerry sloan’ın istifa etmesi ve yöneticilerin “bi saniye baba, sen nereye gidiyorsun, deron’ı kapının önüne koyacağız” dememesinin ardından bir kaç gün geçmişken, d-will’i göndermeleri oldukça garip. biraz aceleye getirilmiş gibi geldi bana. çünkü deron williams’ı her ne kadar hiç sevmesem de, harris artı zayıflığıyla şimdiden nam salmış 2011 pick’i hiç de yeterli değil. önlerinde, sezon sonu melo’dan hiç bir şey kazanamayacak denver’ın, nasıl güzel bir trade’e imza attığı örneği varken böylesi sıradan bir pakete razı olmaları beni daha da şaşırtıyor. favors var bir de. kendisinden ne bekliyorlar, bilemiyorum ama şimdiye kadar izlediğimiz performansıyla beklentilere cevap verebilecek  durumda olmadığını biliyoruz çaylak oyuncunun.

favors’ın gelmesiyle, millsap-al jef-memo üçlüsüne bir parça daha eklenmiş oldu. favors’ı bırakmayacakları haberleri geldi. böylelikle, diğer üçlüden bir tanesinin de takas olabileceği ihtimali kuvvetleniyor. kirilenko da yolcu olabilir. kısacası, beklenmedik bir yolla rebuilding’e gidiyor jazz.. takasın diğer tarafı nets ise güzel bir iş başardı. melo’yu uzun süre kovalamalarına rağmen takıma kazandıramadılar fakat, deron gibi bir guard’ı -2011 sınıfının zayıf olduğu gerçeğini bir kez daha hatırlatarak- adeta bedavaya kadrolarına kattılar. maksimum kontrat verecek boşlukları var ve d-will’le başladıkları bu değişimi sürdürme şansları hayli yüksek.

bir diğer takas; kirk hinrich-hilton armstrong atlanta hawks yolunu tutarken, mike bibby-mo evans ve jordan crawford+ 1. tur draft hakkı ise wizards’a geçti. kaptan kirk, hawks için çok değerli bir parça olabilir. bibby iyiydi hoştu fakat hiç olmayan savunması, büyük problem yaratıyordu. hinrich ona nazaran ket be kat iyi bir savunmacı. hücum bazında değerlendirince de bibby’den pek aşağı kalır yanı yok. güzel ekleme. wizards açısından da, draft hakkı elde etmenin karlı bir iş olabileceğini söyleyebiliriz. ne kadar iyi bir oyuncu seçebileceklerse artık 2011’de o sıralardan?.. sanırım yapacakları şey, birbirine eş değerdeki çok sayıdaki oyuncularını bir şekilde elden çıkartıp, wall’un üzerine bir takım inşaa etmek olacak. o nedenle, yollarının uzun olduğunu kabul etmeliyiz.

günün diğer takası cleveland-clippers arasındaydı. cavs’in acısını dindiren takım bildiğiniz gibi clippers. yenilgi serilerine nokta koymuşlardı clippers maçında. şimdi de bir takasa giriştiler. baron ve 2011’den 1. tur draft hakkı eşittir mo williams + jamario moon. amaçsız bir cavs görüyoruz bu yıl. ne yaparlarsa yapsınlar, toparlamaları çok ama çok uzun zaman alacaktır. tutup da baron’ı çekmeleri mantıksız bana göre. gerçi, mo dan da alacakları katkı belli seviyeyi aşamayacaktı bariz şekilde. al gülüm, ver gülüm takası oldu bu. iki takım ne uzadı, ne kısaldı. belki, biraz clippers adına işe yarayabilir bu iş. mo williams, baron’dan daha istekli oynayabilir. aynı zamanda daha istikrarlı. tabii, onun da en mühim anlarda ortadan kaybolma hastalığı var.

onur ünlü, leyla ile mecnun

24.02.2011

televizyonda kaliteli işler görmek pek mümkün değil bu aralar. bir kaç istisna dışında, izlemeye hatta bakmaya değmeyecek yapımlar dönüyor. rayting saçmalığı sayesinde iş iyiden iyiye çığrından çıkmış durumda. benim için bu istisnalara örnek iki dizi var şu anda. birisi malum, behzat ç. diğeri ise leyla ile mecnun. behzat komiser 21 bölümdür, çıtayı gittikçe yükseltiyor. umarım leyla ile mecnun da giderek artan bir tempo yapar ve bu iki yapımı zevkle izlemeye devam ederiz. bu arada geniş aile’yi de unutmak olmaz. o, biraz çizginin dışına çıkıyor havası yaratsa da, cüneyt inay için bile izlenir.

biraz bilgi verelim diziyle ilgili. en başta söylememiz gereken; yönetmenin onur ünlü olduğu. kendisini tanımayanlar olabilir. google’lamak ne derece yeterli olacaktır bilmiyorum ama siz gene de bir göz atın derim bugüne kadar yaptıklarına. ” ah muhsin ünlü ” diye de tanınır. şair, yönetmen, senarist, afili filinta; güzel insan.. özel bir tekniği var onur ünlü’nün. üslubunu oturtabilmiş sanatçılardandır. fantastik hikayeler anlatır, renkleri bir sanat figürü olarak işler ve iki eliyle klişenin boğazını sıkar. sinema filmlerini izlemiş olanların ya çok sevdikleri ya da hiç hoşlanmadıkları gibi bir genel kanı oluştu son zamanlarda. bana kalırsa, bu kadar keskin ifadelerle ayrılmamalı bu tarz işler. boş bir adam değil onur ünlü neticede.

tekrar diziye döneyim ben. trt için çekilen bu yapımın senarist koltuğunda, burak aksak oturuyor. onu pek tanımıyoruz. bir kaç projede yer almış fakat leyla ile mecnun ilk senaristlik deneyimi bu kapsamda. gene de senaryoya onur ünlü’nün de katkısı olduğunu duymuştum bir yerlerde. ikisi ortak çalışıyorlar dersek, yanılmış olmayız zannediyorum. oyuncu kadrosuna inelim, ali atay, ezgi asaroğlu esas çocuk ve esas kızı oynuyorlar. köksal engür, asuman dabak, ahmet mümtaz taylan, cengiz bozkurt, mehmet usta ve serkan keskin de kadroda yer alıyorlar.

şu ana dek, 3 bölümü yayınlandı dizinin. ali atay, oyunculuğuyla yürümüş gidiyor. diğer işlerinden de sempatimiz vardır ona zaten. keza, mümtaz taylan da değerli bir oyuncudur. o da, yakışmış diziye. bir de serkan keskin var elbette. oynadığı ismail karakteriyle, bu absürd diziye ayrı bir renk katıyor. özellikle, bu ismail karakterinin üzerinde durulmasını tavsiye ediyorum, tatlı hayat’taki irfan bey’le mukayese edilmiş bir yerde. kesinlikle, en az onun kadar komik bir adam. hatta, dizi hakkında bir mukayese de kaygısızlar ile yapılmış. kaygısızlar, türk tv tarihinin en efsane yapımlarından birisiydi. şu an için, onunla bir tutmak iki diziye de haksızlık olacaktır ama böyle ilerlerse leyla ile mecnun da o mertebeye ulaşacak benim gözümde.

diziden bir kaç bölüm paylaşmadan olmaz. rüyada görülen ak sakallı dedenin ete kemiğe bürünüp, kahramanımızın yanına indiği bir hikaye bu. dolayısıyla absürdlükte sınır tanımıyor. örneğin; çölde geçen şu sahne, şimdiden fenomen haline gelmiş durumda. soğuk su, kutup ayısı gibi muhabbetler de cabası.. mecnun’un herkesi leyla olarak algılaması ve cenaze olayı.. onların dışında sokağı yakma mevzusu var bir de. bunlar televizyonda görmek istediğimiz şeyler. velhasıl-ı; hiç bir sahnesi boş olmayan, samimi anlamda güldürmeyi başarabilen ve güldürürken herhangi bir efekte ihtiyaç duymayan, güzel insanların emek harcadığı bu farklı diziyi izleyiniz, izletiniz efendim..

” ya, birit işte ya, yok mu hani stop da diyolar. “

lotus flower

23.02.2011

melo, knicks & isiah is back!

22.02.2011

carmelo & billups

son zamanların en çok konuşulan takası, nihayet gerçekleşti. carmelo anthony new york knicks forması giyecek bundan böyle. geniş kapsamlı bir takas aslında bu. melo ile birlikte, billups, balkman, shelden ve a. carter da new york’a katıldı. karşılığında denver’a yollanan isimler; felton, gallinari, chandler ve mozgov. ayrıca, 2014 knicks 1. tur draft hakkı, 2012-2013 warriors 1. tur draft hakları. bitmedi, 3 milyon da para!

geçtiğimiz günlerde, şurada değinmiştim, bu takasın olabilitesine. melo’yu şehre getirebilmek adına, değerli parçalardan vazgeçebilirler, bana gayet makul gelir bu; demiştim. fakat, nereden bileyim tüm takımı yollayacaklarını! sadece, chandler artı draft hakkı olur falan diye düşünüyordum. neticede, sene sonunda kasıp mevcut kadroya ekleyebilirlerdi melo’yu. şu an, feci bir kazık yemiş gözüküyorlar. gayet istikrarlı bir şekilde yükselme potansiyeli taşıyan bir 5’in 3 oyuncusunu feda etti knicks. e, o kadar olmamalıydı ama. carmelo büyük oyuncudur, franchise player çekmek kolay değildir ama bu da ne oluyor? fields’i de bonus olarak yollasalarmış bari.

new york’un karlı çıktığı ufak noktalardan birisidir zaten fields. bir çok söylentide onun adı geçiyordu. ne gariptir, o gitmedi ama diğer hepsi ayrıldı takımdan.  new york’un carmelo dışında kazandığı elle tutulur tek adam da billups. onun da kemale ermiş olma durumu var. yanı sıra, di antoni’nin sisteminde her geçen gün büyüyen bir felton, şu aşamada bu takasa dahil edilir miydi? büyük soru işareti bence. cidden aklım almıyor, 3 oyuncuyu birden yollamalarını. hedeflerini nereye çekecekler bunu da merak ediyorum artık. ellerindeki kadro, maksimum bir kaç yıl içerisinde iyi şeyler yapacak seviyedeydi. çıtayı yukarı çekmek adına, melo hamlesini yapmalarını anlayabilirim. fakat, şimdi yaptıkları sil baştan oldu. donnie walsh’un buraya gelene dek yaptıkları çöpe gitmiş olabilir.

billups-fields-melo-amare-turiaf, sağlam 5. fakat, gerisi? hemen hiç bir bench katkısı alamayacaklar. üstüne, sakatlık halinde, ekleyecekleri bir parça da yok takıma. ciddi manada, kazık yediler bana kalırsa. nuggets, son ana kadar işi yokuşa sürerek yok mozgov yok bilmem ne diyerek, aklını karıştırdı sanırım bunların. yoksa, böylesi bir sezonda felton-chandler-gallinari’yi kaybetmek, mantıkla açıklanamaz.

ps. isiah is back. your nightmare is back!

gol atan kaleye!

21.02.2011

ispanyol kaleci daniel aranzubia, takımı deportivo’yu ipten aldı. yoo, hayır iyi performansıyla değil. çok başarılı bir kurtarışla da değil. attığı golle. aranzubia takımının almeira deplasmanında 1-1 berabere kaldığı maçta, son dakikada attığı kafa golüyle, ismini tarihe yazdırdı. benim hatırladığım en son sinan bolat’ın böyle bir olayı vardı. o da şurada. bazen hakikaten “enteresan” bu futbol. dimi güntekin? maçtan önce, böyle bir şey olacağını söyleseler, bir tarafıyla gülerdi herhalde aranzubia..

sakin ol şampiyon

21.02.2011

all star 2011

gece benim gibi sövenlerin çoğunlukta olduğunu düşünsem de, black mamba böyle istedi demekten başka bir şey gelmiyor elden. maçın ilk topunda belli etti kobe maça damga vurmak istediğini. etrafındaki 4 adamı yok saymasıyla, aldığı topu potayı zorlayarak kullanmasıyla ve  her ribaunda canla başla yükselmesiyle, olayın içine etti. lebron james’in yaptığı da ondan farksız değildi elbette. triple double yapıcam diye kastı o da. gene de, kobe’ninkinden daha makuldu bence onun tavırları. bir şey değişti mi? hayır. kobe vs. lebron’a döndü olay ve açık söyliyim, hiç zevk alamadım ben.

maçla alakalı bahsedecek pek şey yok başka. gene herkesin sayı şansı bulduğu, duncan’ın ve popovich’in bitse de gitsek tripleri attığı, craig sager’ın maç içi röportajlarının alakasızlıkta zirve yaptığı, iticilikte sınırların zorlandığı bir all-star maçı oldu. shaq yoktu mesela bu kez. vallahi, ne yalan söyliyeyim, saha kenarında olması yetmedi. parkede de görmeliydik onu. dans etmediği, absürd işlere imza atmadığı bir all-star, eksik bir all-stardır. o kadar.

devre arasında rihanna aka djehoua’yı izledik. doğum günüymüş aynı zamanda hanımefendinin. onunla birlikte sahneye çıkan kanye west berbat kıyafetiyle dikkat çekti. ciddi şekilde sorunlu bir giyim tarzı yalnız bu. rihanna’nın saçlarıyla, gayet tencere – kapak ilişkisi kıvamını yakalamış. ne diyelim, yakışmadı…

all-star arasını geride bıraktık böylece. bir kez daha tatsız bir hafta sonu olduğunu düşünüyorum. tabii, smaç yarışmasını ayrı bir tarafa koymak lazım. son zamanların en iyisiydi o. blake griffin, demar derozan, javale mcgee ve sergei ibaka’yı tebrik ediyorum. şu organizasyonun en heyecan verici ve keyifli anına imza attılar.son bir ilave;  justin bieber denilen ergen gerisi sefil, liseliler bile daha anlamlı kalıyor senin yanında. ve ben hala buna gülüyorum.

blake griffin is not human

20.02.2011

blake griffin slma dunk contest

all-star saturday

20.02.2011

cumartesi gecesi etkinliklerinin smaç yarışması dışında pek ilgimi çektiğini söyeleyemeyeceğim. benim gibi düşünen bir çok insan olduğunu da biliyorum. yani, shooting stars nasıl bir heyecan uyandırabilir ki bizde? ya da yetenek yarışmasının güzelliği nedir? hadi, onu biraz daha ayrı tutalım, shooting stars’tan. valla, kim düşündüyse bu yarışmayı all-star organizasyonuna dahil etmeyi, kendisini buradan tebrik etmek istiyorum. h.o.r.s.e yarışması çok daha güzeldi mesela, niçin kaldırıldı anlamak güç.

akşam özünde la çocuğu olsa da, şu an için celtics’lilerin taptığı adam paul pierce’ın inceden ıslıklanması ilginçti mesela. bir kızdırma, bir mesaj söz konusuydu. kötü anlamda değil tabii. işin içerisine biraz hırs ve heyecan katabilmek için gayet kışkırtıcı olduğunu düşünüyorum. ne tesadüfdür ki, 3 sayı yarışmasında iki boston’lı ray allen ve paul pierce, miami’li james jones ile birlikte finale kaldılar. geçtiğimiz günlerde nba tarihinin en çok üçlük atan oyuncusu ünvanını elde eden, 3 sayılık yüzdesinde kariyerinin doruklarına çıkan ray allen’ın finalde işi götürmesini bekliyorduk hepimiz. ters köşe olduk. finalde, bu üçlü arasında en az isabeti bulan isim oldu ray. şampiyonluk, james jones’a gitti. pierce da ilk turun sonunda buzzer beater ile finale yükselmesiyle, bir önceki yıl kazandığı birinciliği küçümseyenlere gereken cevabı vermesiyle, gecenin başarılı isimlerinden bir tanesiydi.

galiba, tüm bu cumartesi organizasyonunun smaç yarışması ve diğerleri diye ayrılması lazım. uzun yıllardır, hakkını bir iki adam dışında veren çıkmasa da, slam dunk contest’in ayrı bir yeri var all-star hafta sonunda. en son, j-rich’le carter’la ve t-mac’le heyecanlanmıştık dersek pek abartmayız herhalde. nate robinson insanının şu yarışmadan soğuttuğu bir milyon kişi bulabileceğimi zannediyorum. şaklabanlıklarıyla, işin cılkını çıkartmıştı. toparlaması ise bu yılki katılımcılara düşüyordu. ilk önce, yarışmanın ruhunu yeniden canlı hale getirdiklerini belirtmeliyiz. pasta üflemeler, kostümler vb.. derken tükenen bir yarışmayı dirilttiler adeta.

derozan mükemmel bir smaçla başladı. amir johnson topu potanın arkasına çarptırdı, kenardan gelen derozan topu yakalayıp, bacaklarının arasından geçirdi ve smacı vurdu. bana kalırsa, muzazzam bir harekettti. jüri, bir kaç denemeden sonra yapabildiği için 44 puan verdi ama isterse 30 sefer sonra yapsın, olağanüstü bir smaçtı. orada biraz hakkını yediler sanki derozan’ın. ardından ibaka faul çizgisinden uçarak vurdu smacı. tam çizgiden çıktı. jordan’la efsaneleşen bir hareket bu da. ibaka, on numara iş çıkarttı. ve mcgee’nin iki potaya birden smaç yapması, griffin’in 360-ama tam olarak 360- yapması, ardından diğer haklarındaki denemeleri ve finale; mcgee-griffin kaldı. kazanan, beklendiği gibi griffin oldu. bana kalırsa, çok güzel de smaçlar izletti griffin bizlere. fakat o sondaki koro muhabbeti ve arabanın ön tarafınfan vurması, biraz işi bozdu gibi geldi.

tarafsız gözle beşiktaş vs. fener

20.02.2011

akşam büyük maç var. yüksek ihtimalle, şampiyonluk mücadelesini doğrudan etkileyecektir çıkacak netice. bursaspor da son dönemlerin açık ara en dominant ekibi antep’e 4 golle boyun eğmişken ve deyim yerindeyse tokatı yemişken; maçın önemi iki kat artıyor. öyleyse, ben de tarafsız bir çerçeveden, bu maçın olurunu – olmazını, maç önünü ve sonuç üzerine şekillenecekleri işleyeyim burada.

ev sahibi beşiktaş ile başlayalım. ligin tamamlanmasına henüz çok uzun bir zaman var ve beşiktaş havkuyu atmış gözüküyor. onlar adına bu düşüşün çok acıtmasının sebebi, devre arasında yaratılan atmosfer, elbette. sezon başında quaresma ve guti ile -hatta schuster’i de ekliyelim- süslenen kadro, yetersiz performansı gerekçe gösterilerek simao-fernandes ve almeida üçlüsüyle güçlendirildi. bu oyuncuların isim sahibi, kendilerini ispatlamış kişiler olduğunu tartışacak halimiz yok. fakat, beşiktaş camiasının tüm dertlerini bu transferlerle çözeceğine gözü kapalı biçimde inanması ve acaba sorusuyla yaklaşanları acımasızca duymazlıktan-görmezlikten gelmesi, sorunun temelini oluşturuyor bence. aynı bizim düştüğümüz çıkmaz diyoruz, ona da tepki gösteriliyor fakat üzgünüm, aynı bizim yaşadığımız problemler bunlar.

buradan saha içine bir geçiş yapalım beşiktaş’la. başlangıç noktamız kale olsun. 3 yerli kaleci var bugün ellerinde. ve 3’ünden de tam performans alamıyorlar. rüştü, kemale ermişliğiyle ve miadını doldurmuş kariyeriyle, okeye döner vaziyette. hakan, taraftarla dahi ters düşecek boyutta kötü oynuyor. düzelme şansı çok düşük. aralarından en iyimser gözükeni cenk. onun da sakatlıklarla başı belaya giriyor zaman zaman. gene de, ilk tercih o oluyor ve olmalı da. bazı tecrübesizlik kaynaklı basit hatalarını kabul edilebilir düzeye çektiğinde, vazgeçilmez olacaktır cenk. henüz işin çok başında. bu açıdan, kaleci işi beşiktaş’ta, derbi öncesinde belirsizliğini koruyor. savunma, en yumuşak bölge hali hazırdaki. üzülmez olayından sonra ismail sol arkanın alternatifsiz elemanı konumuna geldi. sağ taraf ekrem, toraman, hilbert değişimlerine uğruyor. fakat, hilbert en makul tercih bana kalırsa. orta ikilide sivok ilk yazılacak adam olur. sanırım, yanına toraman monte edilecektir. pek alternatif üretmeye müsait değil kadro yapısı. belki, marco’nun geri kaydırılması düşünülebilir. böylelikle ernst’e de gereken ortam yaratılmış olur. yabancı kontenjanı sorun teşkil ediyor bu safhada da. fernandes, kenara alınabilir. necip’in oraya girmesi beşiktaş’ın hayrına olacaktır. guti hemen önlerinde. kenarlarda gene quaresma ve simao, önde ise benim düşüncem; bobo.

beşiktaş’ın böyle sert bir tökezleme yaşamasında bana kalırsa, bugüne gelene kadar büyük emekleri olan bobo ve ernst’in aniden ikinci plana atılması büyük etmendir. orta veya uzun vadede, onların görevlerini başka oyunculara atfedebilirdi schuster. fakat, bunu kısa bir döneme sıkıştırmak isteyince biraz iç dengeleri sarstı gibi geliyor bana. burada şunun ayırdını da yapayım hemen. tüm bu tercih hataları, schuster’in biletinin kesilmesi gerektiğini ortaya koymuyor asla. rijkaard’a verilmeyen o şans, gösterilmeyen sabır, alman hocaya lütfedilsin bari. neyse, biz dönelim mevzuya. bu maçta bobo’ya görev vermeli diyordum. öyle ki, formsuzluk hastalığı ona da bulaşmış diyebiliriz ama, hedef maçlarda; daha doğrusu büyük maçlarda her daim kendisini göstermiştir bobo. fenerbahçe’yi de ayrı sever. mutlaka onunla başlamalı diyorum ben.

bir diğer cephe, fenerbahçe’ye bakıyoruz. onlar, ligin 2. yarısı itibariyle, en iyi takım imajındalar. tüm maçlar kazanıldı, oynanan oyun gittikçe düzelme sinyallerini arttırıcı yönde ilerliyor. ve dikkatlerden kaçmaması gereken, iyileşmenin asıl kaynağı; 2. devre oynanan trabzon ve kayseri maçlarının yani direkt hedef maçların hiç sıkıntı çekmeden aşılması. rakiplerini bu 2 maçta da oyunun uzağında tutarak kazandı fener. kendi kurallarını kabul ettirdi ve sonuca giden taraf olmayı da bildi aynı zamanda. bu, ciddi bir artı ve resme bakıldığı zaman temiz bir tablo görülmesi açısından, oldukça güzel. oynanan iyi futbolun yansıması galibiyetler, bu galibiyetlerin de geri dönüşü, özgüven oluyor. böylelikle, zirveye ulaşabileceğine ve en iyi olduğuna inanıyor takım. şu aşamada, haklılar. onlara problem çıkartacak hali hazırda bir takım, ortalarda gözükmüyor. beşiktaş, bunu yapabilir ve fenerbahçe’nin yürüyen tekerine çomak sokabilirse, işler değişir mi, bunu zaman gösterecek işte. neticede, sorun teşkil eden bir takım henüz yok diyoruz fakat, 17/17 yapmak da kolay iş değil. lacivertliler, ilk puan kaybına nası bir reaksiyon gösterecek bu da oldukça mühim.

sahadaki diziliş anlamında da ligin en istikrarlı ekiplerinden fenerbahçe. geri dörtlü son haftalarda iyiden iyiye, oturmuş durumda. onların önünde bir aksama yaşanıyor gibi. en temel sorun şu an orası. emre oynadığı bölümlerde çok iyi açık kapatıyor da, bir maç oynuyorsa, iki maç oynamıyor kendisi. aykut kocaman’ın, topuz’u daha daha verimli kullandığını söylemeliyiz. buna bir görev değişikliği diyelim hatta. topuz’un da rahatladığı belli oluyor. çok daha efektif bu görev değişikliğinden bu yana. alex, bildiğin alex zaten. takımın kumandanı. o yoksa, ne olur bir şey diyemem lakin o varsa, fener’in her an gol atma şansı var. niang gelince, görevlerinin biraz azaldığını da söyleyelim tabii. sürekli gol atan bir niang, alex’in oyunun her alanına hükmeden bir anlayışa evrilmesini sağlıyor. dia, benim düşündüğüm etkiyi henüz bırakmamış olsa da olumlu işler yapmadı değil bugüne kadar. en azından stoch ile mukayese edildiğinde, açık ara önde yer alır.

hülasası, tarafsız bir pencereden bakan gözlerle her iki takım bu noktada yer alıyor. derbi maçı, klişeleştiği üzere, beklenmedik olaylara sahne olabilir. o, payı bir kenarda tutuyorum. onun haricinde, fenerbahçe; son zamanlarda olabileceğin en kötüsünü yaşayan beşiktaş karşısında bir kaç adım önde gözüküyor. son inönü ziyaretlerinin de gayet keyifli geçtiğini görüyoruz. derbilerin favorisi olur mu, olmaz mı tartışmasından kaçınacağım. yalnızca, bir kez daha şunu söyliyeyim. maç öncesinde, ibre sarı-lacivertten yana. fakat, top yuvarlaktır kalkanını da kullanmayı ihmal etmiyorum, bunun altını çizeyim.

son olarak, zevkli bir maç olsun, izleyenleri eğlendirsin, kafidir. inanın, bir galatasaray taraftarı olarak, maçın sonucunun yaratacağı heyecandan çok uzağım. istiyorum ki, bizim camia kendi geleceğini, kendi önüne bakarak çizsin. kendi sıkıntılarını, dertlerini diğerleriyle kıyaslamak yerine gene kendisi değerlendirip, çözüme gitsin.

peru 2011 ve lucas

20.02.2011

lucas

peru 2011 güney amerika u-20 turnuvası biteli bir kaç gün oluyor. takip etme imkanımız çok kısıtlıydı buralardan. takımlarımızın da scout’lar vasıtasıyla falan takip ettiğini hiç sanmıyorum. oysa ki, bu turnuva ileride güney amerika kıtasından avrupa’ya açılacak oyuncular özelinde, bulunmaz bir nimet. malesef, bizimkilerin çok istisnai durumlar dışında, oralı bile olmadığını biliyoruz. üzücü bir durum.

brezilya’nın finalde şov yaparak kazandığı bir organizasyon oldu peru’da. hızlı pas bol pres blog‘dan şamil akdağ ve burak demirsoy, şurada enfes bir turnuva değerlendirmesi yapmışlar. okumanızı tavsiye ederim muhakkak. benim burada değinmek istediğim isim ise, brezilya’nın 10 numarası ve kaptanı sao paolo’lu lucas.

daha önce neymar’dan çokça bahsetmiştik blogda. genç yaşına rağmen, santos takımında bir çok kez forma giymesinden, avrupa’daki taliplerine, her yönüyle anlatmıştık onu. bu turnuvayı neymar, gol kralı olarak tamamlasa da, lucas özellikle final maçında yaptıklarıyla dikkatleri üzerine çekmeyi başardı. neymar gibi 92 doğumlu o da. ve aynı neymar gibi, takımıyla bir çok maça çıkmış durumda şimdiden. hernanes’i italya’ya ihraç eden sao paolo takımının son gözdesi. formasının arkasında yazan 10 yanıltıcı olmasın, günümüzün moda deyişlerinden ” basan topçu ” kalıbına da uyuyor lucas. hemen her brezilya’lı orta alan oyuncusu gibi, teknik meziyetleri kusursuza yakın. kısa boyuna rağmen, hızıyla açıklarını kapatabiliyor. gol bölgelerinde sıkça gezinmesi ve son vuruşlardaki becerisiyle de, sonuca gidebiliyor.

aslında lucas’ı muadillerinden ayıran temel unsur biraz da final maçında gösterdiği olağandışı performans. ismini daha önceleri duymuş olsak da, turnuva ve özellikle uruguay maçı, onun adına zirve noktası oldu. muhtemelen, talipleri 10’a falan katlanmıştır. bizim takımların haberi bile olmadığından eminim ama. yolunun uzun bir süre buralara düşmeyeceği kesin.

peru’daki turnuvayı şampiyon olarak kapatan brezilya’nın kadrosunda yalnızca lucas ve neymar değil, bir çok potansiyelli oyuncu bulunuyordu. gene sao paolo’lu henrique, flamengo forması giyen diego mauricio, santos’dan danilo ve internacional’li oscar.. hepsi de özel birer oyuncu olabilirler. şu an için yeteri kadar şans buluyorlar. belki de yaşları ilerledikçe, diğer ülkelerin genç topçularından ayrıldıkları nokta budur. özellikle de bizim gençlerden.

final maçının gollerine buradan bakabilirsiniz. tekrardan hatırlatalım, bu turnuva ile ilgili hızlı pas bol pres adlı bloga uğramanız tavsiye olunur. ve hatta genç futbolcuların bir çoğuyla ilgili de güzel analizler bulabilirsiniz bu blogda.

rookie challenge

19.02.2011

all -star etkinlikleri, dün gece oynanan rookie – sophomore maçıyla başladı. geçtiğimiz yıl, rookie’ler devrim yaparcasına, uzun bir aranın ardından mağlup etmişti 2 yıllıkları. gene onlar kazandı. ( 148 – 140 ) hem çaylak yılında hem de 2. yılında kazanan bir oyuncu çıkmıyor sanırım  çok uzun zamandır.

maçın mvp’si john wall seçildi. wizards’ın genç  guard’ı 12 sayı – 22 asist ile oynadı. ki, bu 22 asist rookie game’in rekoru. daha önce, chris paul 17 asist’le bu rekoru elinde tutuyordu. bana, arada 1-2 tane fazladan asist yazılmış gibi gelse de, wall’un kesinlikle muazzam oynadığını söylemeliyim. kentucky’den takım arkadaşı cousins’le birlikte çaylakları sürüklediler. problem çocuğun da wall’dan aşağı kalır değil aslında istatistikleri. 33 sayı – 14 ribaund. maç sonunda bir acaba? dedik fakat wall’un 22 asit gibi, uçuk bir işe imza atması, sonucu belirledi.

blake griffin’in oldukça az sahne aldığını söyleyebiliriz. 13 dakika ile en azsahada kalan isimdi hatta griffin. oynadığı süre içerisinde smaçları birer birer indirse de, haliyle kimse tatmin olmadı bu durumdan. tribündeki bebe tayfasının ” we want blake ” şeklinde tezahürat yaptığına da şahit olduk. hatta maçı ntvspor’dan kaan kural ile birlikte anlatan ismail şenol bu tezahüratı “dejuan blair” şeklinde algılayıp, tebessüm ettirdi. o değil de, bu velet tayfasına bir çözüm bulmak gerekiyor. böyle giderse ya hiç izlemeyeceğim ya da sesi kısmak zorunda kalacağım, çekilir gibi değil o bağırışmaları.

maçın yıldızı wall’du dedik. maçın hareketi de wall ve griffin imzası taşıyordu. olağanüstü bir bounce pass, alley oop.