‘brezilya’ olarak etiketlenmiş yazılar

peru 2011 ve lucas

20 February 2011, Sunday

lucas

peru 2011 güney amerika u-20 turnuvası biteli bir kaç gün oluyor. takip etme imkanımız çok kısıtlıydı buralardan. takımlarımızın da scout’lar vasıtasıyla falan takip ettiğini hiç sanmıyorum. oysa ki, bu turnuva ileride güney amerika kıtasından avrupa’ya açılacak oyuncular özelinde, bulunmaz bir nimet. malesef, bizimkilerin çok istisnai durumlar dışında, oralı bile olmadığını biliyoruz. üzücü bir durum.

brezilya’nın finalde şov yaparak kazandığı bir organizasyon oldu peru’da. hızlı pas bol pres blog‘dan şamil akdağ ve burak demirsoy, şurada enfes bir turnuva değerlendirmesi yapmışlar. okumanızı tavsiye ederim muhakkak. benim burada değinmek istediğim isim ise, brezilya’nın 10 numarası ve kaptanı sao paolo’lu lucas.

daha önce neymar’dan çokça bahsetmiştik blogda. genç yaşına rağmen, santos takımında bir çok kez forma giymesinden, avrupa’daki taliplerine, her yönüyle anlatmıştık onu. bu turnuvayı neymar, gol kralı olarak tamamlasa da, lucas özellikle final maçında yaptıklarıyla dikkatleri üzerine çekmeyi başardı. neymar gibi 92 doğumlu o da. ve aynı neymar gibi, takımıyla bir çok maça çıkmış durumda şimdiden. hernanes’i italya’ya ihraç eden sao paolo takımının son gözdesi. formasının arkasında yazan 10 yanıltıcı olmasın, günümüzün moda deyişlerinden ” basan topçu ” kalıbına da uyuyor lucas. hemen her brezilya’lı orta alan oyuncusu gibi, teknik meziyetleri kusursuza yakın. kısa boyuna rağmen, hızıyla açıklarını kapatabiliyor. gol bölgelerinde sıkça gezinmesi ve son vuruşlardaki becerisiyle de, sonuca gidebiliyor.

aslında lucas’ı muadillerinden ayıran temel unsur biraz da final maçında gösterdiği olağandışı performans. ismini daha önceleri duymuş olsak da, turnuva ve özellikle uruguay maçı, onun adına zirve noktası oldu. muhtemelen, talipleri 10’a falan katlanmıştır. bizim takımların haberi bile olmadığından eminim ama. yolunun uzun bir süre buralara düşmeyeceği kesin.

peru’daki turnuvayı şampiyon olarak kapatan brezilya’nın kadrosunda yalnızca lucas ve neymar değil, bir çok potansiyelli oyuncu bulunuyordu. gene sao paolo’lu henrique, flamengo forması giyen diego mauricio, santos’dan danilo ve internacional’li oscar.. hepsi de özel birer oyuncu olabilirler. şu an için yeteri kadar şans buluyorlar. belki de yaşları ilerledikçe, diğer ülkelerin genç topçularından ayrıldıkları nokta budur. özellikle de bizim gençlerden.

final maçının gollerine buradan bakabilirsiniz. tekrardan hatırlatalım, bu turnuva ile ilgili hızlı pas bol pres adlı bloga uğramanız tavsiye olunur. ve hatta genç futbolcuların bir çoğuyla ilgili de güzel analizler bulabilirsiniz bu blogda.

bir fenomen; gerçek ronaldo!

15 February 2011, Tuesday

ronaldo

ronaldo luis nazario de lima.. biz onu böyle tanımıyoruz tabii. bildiğin, ronaldo. gerçek ronaldo. çakması ne yapacak olursa olsun, isterse yılda 50 gol atsın, ronaldo bir tanedir. o da brezilya’lıdır. tombuldur!

90’lı yılların ortalarından itibaren dahil olmuştu avrupa futboluna ronaldo. çoğu futbol ulemasının elinin tersiyle ittiği hollanda ligi’nde, psv formasıyla tanıdık onu. gerçi, avrupa arenasına adımını atmadan önce, cruzeiro forması giyerken milli takıma çağırılmış ve 94 dünya kupasını kazanan takımda yer almıştı.. avrupa’da ilk sezonunda gollerini atmaya başladığında iyi bir oyuncu olduğunu, ilerisi için gayet umut vaadettiğini düşünenler bile böylesi efsane bir futbol adamı haline geleceğini tahmin edememişlerdir. çarpıcı bir başlangıç çünkü ronaldo’nunki.. mamafih, kariyeri boyunca onu zor durumda bırakacak diz sakatlığının, henüz yeni yeni futbola ısınmışken kendisini göstermesi de tatsız bir sürpriz.  toparlaması hiç zaman almadı gene de. barcelona’ya transferi gerçekleştiğinde, arkasında muazzam bir psv kariyeri bırakan ronaldo, romario’nun halefi görevini üstlenmek zorundaydı. sonuç? 37 maç 34 gol. şunu izlemek şimdilik yetecektir sanırım o sezon adına.

sonrası, inter ile seri a’ya atılan adım ve pek de yorum gerektirmeyen bir kariyer. toplam 68 maçta 49 golü var burada da ronaldo’nun. inter’i gözümde iyi ve büyük bir takım seviyesine yükselten adamdır aynı zamanda kendisi. fakat, en afili drama filmlere on basacağına inandığım şu sahne?.. herhangi bir spor müsabakasındaki en hüzünlü anlardan birisidir benim fikrimce. bu nedenledir ki; lazio’dan 1 kere değil 2 kere nefret ederim. neyse, ronaldo ne büyük bir topçu siz düşünün. bu feci sakatlığın ardından kaç kişi futbola geri dönebilir diye sorabiliriz elbette, fakat kaç kişi ronaldo gibi dönebilir? çok daha yakışır bir soru olur.

inter defterini kapatması, eski takımı barcelona’nın ebedi düşmanı real madrid sayfasını açmasına denk gelir. yeniden la liga’ya adım attığında ronaldo artık “los galacticos”un bir parçasıdır. florentino perez’in bu projesi el fenomeno ile beraber zidane, figo, carlos, beckham gibi dev isimleri de bünyesinde bulundurur. gel gör ki, 2002 sezonunun sonunda real madrid son şampiyonlar ligi kupasını kazandıktan sonra, taa günümüze kadar avrupa’da herhangi bir başarı gösteremez. fakat ronaldo, takımından tamamen bağımsız şekilde, “fenomen”liğini sürdürür. 5 sezon formasını giydiği real madrid’de 127 maça tam 83 gol sığdırır. burada dikkat edilirse, formasını giydiği her takımda muazzam gol istatistikleri yakaladığı görülebilir ronaldo’nun. her takımıyla şampiyonluk, kupa vs. kazanamasa dahi, kalıcı bir etki bıraktığı su götürmez bir gerçek.

biraz da milli takım kariyerine bakmak gerek. 94 abd’de forma şansı bulamasa da altın madalya’yı henüz 18 yaşında boynuna takmayı başarmıştı ronaldo. 98 fransa’da, final maçında kaybetmelerine rağmen, dünya kupası altın top ödülüne layık görülmüştü. ve yalnızca 22 yaşındaydı. bir sonraki dünya kupası, yani güney kore – japonya 2002, ronaldo için zirve organizasyonlardan bir tanesi. bizi de yarı final maçında o “pis” golle geçtiklerinde rakipleri almanya’ydı. ve sahneye çıkan isim gene el fenomeno idi. attığı iki gol ülkesi brezilya’ya dünya kupasını kazandırmasının yanı sıra kendisine de altın ayakkabı ve altın top ödüllerini kazandırmıştı.

kısaca bir değerlendirme daha yapacak olursak; ronaldo luis nazario de lima kulüp kariyeri boyunca 247 gol atmıştır. milli takımda ise 97 maçta 69 gol atarak “şaka gibi ama gerçek” cümlesini ete kemiğe büründürmüştür.

dün, 14 şubat -2011- sevgililer günü’nde futbola veda etti bu adam. tam 35 yaşında. “çok sevdiğim” dediği yeşil sahalara bir daha ayak basmayacak. bizler şanslı insanlarız tabii. böyle bir yeteneğin futbol oynadığı dönemde yaşamışız. böylesi bir futbolcuyu tanımışız. ülkemize gelebilme ihtimalini sevmişiz.

bugün de ronaldo gittiği için elbette buruk olacağız. fakat, ben kendi adıma asla üzülmüyorum. ‘ gerçek ‘ronaldo’yu izlemişim yıllarca, daha ne isterim.. tek sitemim, şu sakatlık belasına olur. gelip de onu bulduğu için.

ps. bunlar da “apaçi ronaldo” daha iyi diyenlere gelsin. epic fail.

fiyakası bozuldu

01 September 2010, Wednesday

diyorum, normal değil bu çocuk.. çekiyor absürdlükleri üzerine..

slovenya, hırvatistan: b grubu

31 August 2010, Tuesday

dün akşamüstü dünya şampiyonası’nın takip edebildiğim kadarıyla en keyifli maçlarından bir tanesi oynandı abdi ipekçi’de. slovenya-hırvatistan.. iki takım, birleşik devletlere mağlup olduktan sonra, kendileri adına çok mühim hale gelen bu maçı kazanmak için yoğun çaba verdi. maça geçmeden önce, seyircinin hakkını verelim. abdi ipekçi, unutulmayacak bir maça şahit olduysa, bunda büyük bir pay da sloven ve hırvat taraftarlara aittir. özellikle sloven’ler, her tarafı adeta yeşile boyayarak, çok renkli görüntüler verdiler. maçı anlatan ismail şenol’un verdiği bilgiye göre, bayrağında yeşil renk bulunmuyor slovenya’nın fakat, başkent ljubljana’ yeşil ejderhalar tanımıyla tarihte yer alıyor ve bu nedenle milli formaları yeşil renk de barındırıyor.. ismail şenol demişken, maçı beraber anlattığı koç murat özyer ile birlikte onun da hakkını vermek gerek. basketbol bilgisini ön planda tutuyorlar, buna bağlı olarak arada işin içerisine mizah da katıyorlar ve ortaya keyifli bir sunum çıkıyor. ben, her ikisine de tebriklerimi gönderiyorum…

maça şöyle bir bakacak olursak, etkili başlayan tarafın hırvatistan olduğunu söyleyebiliriz. parkeye, ukic-kus-tomas-zoric-tomic beşiyle çıktılar. sloven’ler ise dragic-udrih-nachbar-zupan-brezec şeklinde başladılar.. ilk dakikalarda oyunu kontrol altına aldı hırvatlar. ikili oyunları rahatça uyguladılar. marko tomas’ın içeri drive’larından sayı yahut faul kazanmayı bildiler. hatırlatalım, tomas fenerbahçe’de oynayacak bir dahaki sezon.. ilk çeyreği de önde kapatan taraf hırvatistan oldu. 2. çeyrek hırvat uzunlara sık sık hücum faul çalmaya başladı hakemler. tomic-andric ve zoric çabuk ve bana göre basit faullerle biraz oyunun dışarısında kaldılar. bu anlarda ukic önemli işler yaptı. ilk yarı da hırvatistan lehine sonuçlandı.

2. yarı bambaşka bir slovenya izledik. o na kadar pek ortalarda gözükmeyen  dragic çıkıp 2 zor üçlük soktu. ardından, sloven’ler rakiplerini üçlük yağmuruna tuttular. zupan, slokar, udrih falan peşi sıra gönderdi şutları. maç sonunda 3 sayı istatistikleri 11/22. oyunu bu şekilde bulduğu dış şutlarla dengelemeyi başardı slovenler 3. çeyrekte. hırvat cephesinde işler zora girerken koç vrankovic önemli hatalar yaptı. tomas’ı unuttu resmen. popovic de hiç şut sokamıyorken, onun eline baktı takımı. uzunlar da faul problemiyle birlikte iyiden iyiye etkisizleşince, maçın sonarına geride girdi hırvatistan. muhteşem seyircisinin de desteğini arkasına alan slovenya o dakikalarda hata yapmadı ve sonuçta kazanan, sloven’ler oldu: 91-84.

akşamki brezilya-birleşik devletler maçını canlı izleyemedim. o maç da çok heyecanlı ve çekişmeli geçmiş. bulup izlemek lazım aslında.. b grubunda usa 3 galibiyet 0 mağlubiyet, brezilya 2/1, slovenya 2/1 ve hırvatistan 1/2.

2010 dünya şampiyonası başlıyor

26 August 2010, Thursday

bascat

şunun şurasında dünya şampiyonasına 2 gün kalmışken, bir şeyler yazmazsam, içime dert olur. en azından turnuvaya genel bir bakış atsak beraber, fena olmayacaktır.. aslında beklenenin çok altında bir ilgi var şampiyonaya. bunda, en büyük pay tabi dünya yıldızlarından hemen hiç birisinin gelmeyecek olmasıdır. yine de oragnizasyonu düzenleyenlerin hiç mi kabahati yok? demek istiyorum. sen biraz kurnaz olup, böyle önemli bir turnuvaya ilgiyi yöneltemiyorsan, fazla da övünmeyeceksin; ”2010 bizim, biz başardık bunu” diye. neyse, buradan milyon kez de eleştirsek, basketbolumuzu yönetenleri hiç enterese etmeyeceğimizin farkındayım. o mevzu şu an için kaçan bir trendir, ne desek havada kalıyor…

milli takımımız hakkında, gene ufak bir değerlendirme yapmıştık. orada bahsettiğim durum, hidayet yahut ersan’ın takımı mı olacağız, yoksa tüm takımın olayın içerisinde yer aldığı, hızlı ve karmaşık bir basketbol anlayışından mı besleneceğiz? kapsamındaydı. efes cup’ta bence bir kez daha gördük ki, bu takım oynadığı basketbolun vitesini ne kadar arttırırsa, sonuca da o kadar olumlu yansıtabiliyor bunu. kallavi bir pota altında, oldukça fazla opsiyonumuz bulunuyor. onların sürelerini ve birlikte oynadıkları adamları ayarlamak önemli. ayrıca, bu uzunlara indirdiğimiz toplar ve onlara gelen baskıda dışarı çıkan toplarda yakalayacağımız ceza şutu isabet oranı hayli önemli. koç, oğuz-gönlüm ve ömer-semih ikilileri olarak değerlendirdi. sırtı dönük oynayabilen, ribaund alabilen ve savunmada da üst seviye uzunlarımız var aslında. mühim olan dediğim gibi, onları oyuna mümkün mertebe, dahil edebilmektir. bu konuda kerem tunçeri ve hidayet’e büyük iş düşüyor. takımın komutası bu iki oyuncuda. hidayet’in nba finallerinde sorumluluğu alan bir oyuncu olduğu malum. çokça da gösterdi bu yönünü milli takımda. bir kez daha liderliği eline almasını ve takımı idare etmesini bekleyeceğiz ondan. bizim takımla ilgili, toparlarsak; muhakkak iyi müdafa yapmamız gerekiyor. bu müdafanın sonrasında rakip yerleşmeden yakalayacağımız fast-break’ler ve kolay basketler, bizim oyunumuzun büyük ölçüde temeli. bunun yanında, içerideki fiziksel üstünlükten doğan faul konusunu da avantaja çevirmek gerek..

turnuvanın favorisi konumunda yer alan takım amerika birleşik devletleri. lebron’lu, kobe’li, wade’li dream team’den sonra, daha mütevazi bir takımla geliyorlar. yine de atlet yapılarıyla, ciddi fark yaratan bir ekip. koç krzyewski’nin çok kısa bir sürede, her şeyden önce uyumlu bir takım yaratması gerekiyordu. o da, elinden geldiğince fiziksel üstünlüğü olan oyuncular seçerek, zaman ve uyum sorununu aşmak istedi. böyle kısa zamanda farklı oyuncular seçip adaptasyon sürecini beklemektense, durant, iguodala, rose, gay, westbrook, odom gibi atletik özellikleri muazzam olan oyuncuları yerleştirdi takımına. steph curry ve gordon gibi keskin nişancıları da onların yanına yamadı. tabi oldukça genç bir kadro. avrupa basketboluna da pek aşina değiller. haliyle, avrupa’nın oyun sistemi karşısında sıkıntı çekeceklerdir. zaman zaman alan savunması denemeleri oluyor ki oyuncuların buna yatkın olmamasını geçtim, iyi top çeviren takımlar deler oradan abd’yi. bir problem de pota altında var. 3 uzunla geliyorlar aslında. chandler, odom ve k love. son maç ilk tercihi odom oldu pota altında krzyewski’nin. şöyle sağlam ve kalıplı bir avrupa’lı uzun çok baş ağrıtır. kaldı ki, yunan tsartsaris bile kaç tane basket faul çıkarttı. sakatlık veya faul probleminde, işleri çok zorlaşır pota altında. chandler’a büyük görev düşecek bence. keza, love da avrupa basketboluna yönelik tarzda bir oyuncu. sürelerini arttırabilir, belli de olmaz. neticede, benim favorim de genelle aynı, abd. fakat, kolay olmayacaktır zirveye uzanmak.

ispanya da son dünya şampiyonu sıfatıyla geliyor. olimpiyatlarda, finalde kaybetmişlerdi birleşik devletlere. bu defa pau gasol’süzler. caledron da kadrodan çıkartıldı. yine de oturmuş bir takım ve hemen her dişlisi işleyen bir çark gibiler. parlayan yıldızları rubio artık daha tecrübeli ve daha büyük sorumluluklar alacaktır. rudy kötü bir yılı geride bırakmış olsa da, avrupanın en önemli basketbolcularından. yine marc gasol, reyes, mumbru, lull, garbajosa gibi oyuncular var kadroda. abd 1 numaralı favori dersek, ispanya da 2’dir çok net.. final hiç de uzak durmuyor açıkçası akdeniz temsilcisine..

yunanistan da ümitli bu turnuvadan. büyük üstad papaloukas bu defa olmasa da spanoulis, diamantidis, zisis, bourisis ve baby shaq gibi kozları var. iç dış dengesini çok iyi ayarlayabiliyorlar. söylememize gerek yok sanırım, savunmaları dünya çapında meşhur. alttan calathes’i de hazırladıklarını ve neredeyse ‘olmuş’ duruma getirdiklerini gördük hazırlık döneminde. son maç abd’ye karşı farklı yenilseler de, bouroussis ve schortsianitis’in oynamadığını hatılatmakta fayda var. en azından zorlaybilirlerdi bu ikili olsaydı. ben, yunanistan’ın grubu önümüzde bitireceğini düşünüyorum..

sırplar tarihe geçen kavgayla birlikte oyunlarında düşüş yaşayabilirler. zaten, teodosic’in fark yarattığı bir takım görüntüsündeler. malum, kadro çok genç ve tecrübeli oyuncu sayısı yok denecek kadar az. krstic bu yönden oldukça değerli. bjelica, tepic, tripkovic, raduljica ve velickovic gibi kaliteli gençler şans buluyor. muhakak ki çok dengeli bir takımlar ve bir arada oynuyorlar uzun süredir. gruptan çıkmaları da kuvvetle muhtemel. ilk 4’e girerlerse büyük başarı olacaktır..

devam edince, brezilya, arjantin, litvanya ve slovenya gibi dişli takımların olduğunu görüyoruz. belli ekolden gelen takımlar var. çoğunun önemli oyuncuları gelmeyecek olsa da, sürpriz yapıp öne çıkacak ekipler olacaktır. abd’nin grubundan brezilya ve slovenya iş yapabilirler. dragic muazzam bir sezon sonu yaptı, slovenya takımında sorumluluğu artar diye düşünüyorum. yine litvanya’lı kleiza’dan da dominant bir tunuva performasnı bekliyorum. o da nba’e geri döndü.

genele baktığımızda, çoğu takımın disiplinli, bireyselliğe ve yeteneğe değil de takım oyununa önem veren yapıda olduğunu görüyoruz. bu yönden bakınca, belli oyuncularıyla fark yaratmaya çalışacaktır takımların bazıları da. oyun kafa kafaya geldiğinde ve birisinin çıkıp gidişatı değiştirmesi gerektiğinde, eline bakacağı oyuncu sayısı fazla olan takımlar her şeye rağmen daha şasnlı olacak diye düşünüyorum. yani yetenek ve tecrübe bir yerden sonra devreye girecektir. çok az bir süre kaldı; bekleyelim, görelim.