‘dünya kupası’ olarak etiketlenmiş yazılar

dünya kupası ispanya’nın!

12 July 2010, Monday

her güzel şeyin olduğu  gibi, futbolun zirvesi dünya kupası’nın da değeri, bittiğinde anlaşılacaktır kuvvetle muhtemel. her ne kadar, oynanan futbolun defansifliğinden yakınsak ve vuvuzela’yı hayatımızdan derhal çıkması gereken eşyaların tepesine yerleştirsek de, özleyeceğiz bu turnuvayı. en yakın futbol müsabakalarının, türk takımlarının orta sınıf bile sayamayacağımız, yerel takımlarla oynayacağı hazırlık maçları olduğunu düşünürsek, bir süre sudan çıkmış balık misali gezeceğiz etrafta sanırım.

11 haziran’da güney afrika-meksika maçıyla başlamıştık, 11 temmuz akşamı hollanda-ispanya finaliyle noktaladık 2010 dünya kupası’nı. euro 2008’i çatır çatır oynayarak kazanan ispanya, tarihinin ilk dünya kupasını da müzesine götürdü bu maçla. hocaları, yeniköy kasabı idi. türkiye’den kovalanırcasına gönderilen del bosque. ha bir de fenerbahçe’nin eskisi löw vardı almanya’nın başında. o da 3. oldu takımıyla. hayat garip tabi, vapurlar falan…

ispanya takımının ve o klas topçularının gün itibariyle tarihin sayfalarına altın harflerle yazılışına şahit olduk, şanslıyız ki. iniesta’nın, xavi’nin, villa’nın vs. bundan 20 -30 yıl sonra, ‘bunlar da ne topçuydu arkadaş, güney afrika 2010’da da şampiyon olmuşlardı’ şeklinde hatırlanacağından hiç şüphem yok. 2008 avrupa şampiyonası’nı kazanan kadronun neredeyse hiç değişmeden 2010’da bu noktalara gelmesi, çok daha mühim elbette. bir jenerasyon tutturmanın ötesinde, mağlup edilmesi namümkün hale gelen bir ekip yaratmayı başardı ispanyollar. geçen yılki konfederasyon kupası’nda abd’ye kaybedene kadar 35 maç üst üste yenilmeme ve 15 maç ard arda kazanma başarısı kazandılar. barcelona ve onun temelini oluşturan xavi-iniesta-puyol-pique- busquets-pedro gibi oyuncuların yanında diğer bölgelerde de torres, villa, casillas, silva, xabi alonso,ramos şeklinde; çoğu kişiye göre mevkisinin en iyilerini yetiştirebilen bir ülkeden ve ulusal takımdan bahsediyoruz. bu noktada; busquets, pedro, mata, navasve j.martinez tarzında gençleri bu denli ciddi bir turnuvada kullanmalarını da es geçmemeliyiz. oynatarak geliştirebiliyor ve potansiyelini sergileme imkanı veriyorsunuz gençlere. ispanya’nın tüm bu başarıları yakalarken, kullandığı yöntem oldukça etkileyici.

finale kadar tüm maçlarını kazandı diğer finalist hollanda da. elemeler dahil bu istatistiğe. orada 8’de 8, dünya kupası’nda da finale dek 6’da 6 yaptılar. fakat tabi en önemli yerde mağlup oldular. onların çoğu futbolseverin gönlünde yeri başkadır her zaman. özellikle de yaşını başını almış futbolseverlerin takımıdır portakallar. 74-78 dünya kupaları’nda finalde kaybetmiş olmaları asıl sebep tabi. cruyff ve neeskens ikilisinin önderliğinde, dünya’ya yepyeni bir futbol anlayışı getimeleri bunun yanında total futbol kavramını lügatımıza sokmaları ise onların kalplerde taht kurma sebeplerinden diğerleri. mamafih, bugün eskisi gibi gelişmedi işler. cruyff’un total futbol oynayan hollanda’sı artık kaybetmekten usanmışcasına kontrollü bir futbol oynamaya çalışırken, karşısındaki ispanya ise günümüzün en baskın futbol takımıydı. üstelik, ispanya’nın bu futbol tarzını benimsemesi cruyff-barcelona-ispanya ulusal takımı ekseninde direkt olarak hollanda’lıların etkisiyle başlamıştı.

iki futbol ekolünün 2010’da finalde karşılaşması biz futbolseverler için bulunmaz bir nimetti elbette. johan cruyff’un sponsorluğunda gerçekleşen maç, her daim avrupa’nın önde gelen uluslarından olsa da hiç dünya kupası kazanamayan iki takımın mücadelesiydi bir bakıma.bu nedenle sert oynadı ikisi de. o en büyük kupaya ulaşabilmek ve bugüne kadar kazanan 7 takımın yanında bir 8’incisi olabilmek için savaştılar. uzatmada, 116’da maçın adamı iniesta söyledi tek sözü. ispanya tarihinde ilk defa dünya kupası kazandı. maçın sonunda yaşadıkları sevinç görülmeye değerdi. geçtiğimiz yıllarda kaybettiğimiz, sevilla’lı, antonio puerta’yı unutmayan sergio ramos, 10 üzerinden 10 aldı o hareket sonrası. kaybettikten sonra, kazananı alkışlayan hollanda’lılar da nasıl şık insanlar olduklarını kanıtlardılar gene.

işte böyle güzel bir turnuvayı geride bıraktık. bir ay boyunca çok güzel goller de izledik, ruh karartıcı maçlar da. hakem hatalarına da şahit oduk, son dakika gollerine de. asamoah gyan ve gana da geçti bu turnuvadan, lippi ve italya da. sonunda en iyi oyuncusu forlan, gol kralı ve en iyi genci thomas müller seçilen bu dünya kupası’nın da sonuna geldik. alışması zor olacak fakat, ‘bu da bitti be!’

almanya – ingiltere, tarihe geçen maç

27 June 2010, Sunday

almanya - ingiltere | mesut

ingiltere ve almanya çapraz gruplarda yer alsalar da, 2. turda karşılasmasına pek ihtimal verilmeyen iki takımdı. çünkü, bu ihtimalin hayata geçmesi demek, ikisinden birinin grubunu 2. sırada tamamlaması demekti. igiltere’nin b grubunda ceyazir, abd ve solenya’nın önüne geçememesi yahut almanya’nın d’de avustralya, gana, sırbistan’ı ekarte edememesi, kabul edelim ki sürpriz olarak addedilecek durumlar. ve fakat, futbol bu. ötesinde, dünya kupası bu. nereden vuracağı belli değil piyangonun. almanya işi ciddiye alıp, lider bitirse de grubunu, capello’nun ingiltere’si bir türlü istenileni ortaya koyarak alamadı o 1.’liği. netice, 2. turda adıyla, sanıyla almanya – ingiltere maçı bizleri bekliyordu.

ilk maçlar noktalandığında, almanya tartışmasız en dominant takım olarak duruyordu. 2006’da klinsmann’ın bıraktığı takım ve sonrasında yardımcısı joachim löw’ün ondan devralarak geliştirdiği, birleştirdiği bugünkü şeklini alan takım.. almanların, iki takım arasında bu kadar yumuşak bir geçiş yaşaması, en büyük kozlarıydı. yarı finalde elenen o takım, baştan aşağı yenilenmek yerine, törpülenerek getirildi bu turnuvaya. bazı oyuncular, mecburi şekilde değişse de, aynı şablon üzerinden oynuyorlar işin özünde. podolski ve klose hücumda aynı etkinlikteler, lahm daha da tecrübe kazanarak sapasağlam yerinde duruyor. sakatlanmasaydı ballack orta sahada yer alacaktı. yine; şıvaynşıtayger, gomez, mertesacker gibi oyuncular da 2006’nın önemli parçalarındandı. bu iskeletin üzerine, o kadar şahane eklemeler yaptı ki löw, böyle güzel futbol oynayarak, dünya kupası’nda ilerlemeleri, hiç şaşırtmıyor beni. doğrudan ilk 11’e yapılan mesut, khedira ve müller eklemeleri, nokta atış diyebileceğimiz tercihler. tartışmasız, alman futbolunun yeni starı olan mesut özil, hücumların lideri konumunda. her yerde görmek mümkün onu. olağanüstü tekniğini kullanıyor, süratini konuşturuyor, pas yapıyor, gerektiği zamanlarda dikine oynuyor, ara pas atabiliyor, takım savunmasına yardım ediyor vs.. kısacası, üst düzey bir orta alan oyuncusundan beklenecek her vasfa sahip mesut.

löw’ün tercih ettiği oyun düzeninde, en uçta klose, bitirici forvet olarak yer alıyor. rakibin çıkmasını engelleyen, ceza sahası içerisinde topla buluştuğunda gole hep yakın bir adam klose. milli takım golcüsü aynı zamanda, mario gomez’in tam aksi olarak. klose’nin hemen arkasında, serbest olarak niteliyebileceğimiz bir alanda mesut  yer alıyor. mesut da o öldürücü hızlı çıkışları ve rakip yarı sahaya devrildikleri hücumları komuta ediyor. takımın iki kanat oyuncusu da harika yetenekler. sağda bu yılın en büyük patlamalarından birisini gerçekleştiren, bayern ile şampiyonlar ligi finaline 11 çıkan müller, solda ise öldürücü şutlarıyla nam salan lucas podolski. bu dörtlü, muazzam derecede kuvvetli bir hücum gücü oluşturuyor nitekim. her biri birbirinden hızlı, yetenekli bu 4 oyuncu, bu güne kadar, hemen hiç şans golü atmadılar. buldukları her gol, zeka, beceri ve çalışma birleşimi oluyor. bu hücumcuların arkasında, biraz da görünmeyen kahramanlar khedira ve şıvayn var tabii. bu turnuvada olduğundan daha defansif bir yapıda oynayan şıvayn da çok iyi oynuyor fakat, stutgart’lı sami khedira deyim yerindeyse döktürüyor. benim şu takımda beğendiğim ve kıskandığım oyunculardan bir tanesi. gayet heybetli bir fizik, yüksek bir tempo, olması gerekenden de fazla bir teknik kapasite ve egodan uzak tamamen takım yararına bir futbol yapısı. genç oyuncu, hem defansif hem de ofansif anlamda çok şey katıyor almanya’ya.

almanya - ingiltere | lampard

ingilizler, rakiplerine kıyasla, daha farklı bir sistem uyguluyorlar tabii. capello, klasik ve yavaş yavaş değerini yitiren bir oyun yapısı olan 4-4-2’yi kullanıyor. bu düzen, adeta baltaladı şu güne dek ingiltere’yi. hücumcu bekleriniz olsa da, orta alanda üstünlük kuramadığınız gibi, ileriye de gerekli desteği veremiyorsunuz. neredeyse tüm ekiplerin, kalabalık bir orta saha ve top rakipteyken topun arkasına geçen bir sistemi uyguladığı dönemde, ingiltere’nin bu dizilişi uygulaması, çok net, abesle iştigaldir. asıl komik olanı, barry geldikten sonra bu kurguyu bozmamak için gerard’ı sol çizgiye atarak, verimini sıfıra indiren capello’nun ta kendisi aslında. ya, bir ashley young, theo walcott, aaron lennon vardı, sahi ne oldu onlara?

maç başlarken, klose’nin cezasını bitirmiş olmasıyla, olağan düzenine dönmüş gözüküyordu panzerler. klose’yi, kanatlardan ve mesut ile geriden destekleyeceklerdi. en geride ise, tüm ağırlığına rağmen, belli bir uyum yakalamayı başaran oyuncular vardı. gana’yı tercih eden kardeşinin tersine, almanya formasını sırtına geçiren boateng sol bekte başlıyordu. sağ taraf zaten philip lahm’ın kontrolü altında. rakip ingiltere de barry’yi ortaya alarak, son maçtaki gibi gerard’ı solda kullanmayı tercih etmişti. sağ çizgi villa’lı milner ve pool’lu glen j.’ındı. ortada doğal olarak barry-lampard ikilisi. ileride ise rooney ve suppoter’ı defoe.

maç başladığında, ingilizler için ilk sorun, bu dizilimle nasıl yaratıcı olabilecekleriydi. cezayir maçında da görülmüştü ki, bu orta saha hiç de kendisi yaratabilecek bir konumda değildi. velhasılı, ilk dakikadan itibaren maça karakter koyan taraf almanya oldu. bunun yansıması olarak da, kaleden gönderilen uzun bir topta, upson’ın gibi dursa da, işin özü, terry’nin hatasıyla gol geldi. ferdi reyissiz ingiltere müdafasının çok uzun süredir verdiği uyarı sinyallerinden bir ders alınmamış olacak ki, bu hata sonrasında toparlanamadılar. üstün alman teknolojisi olarak sıfatlandırabileceğimiz hücum hattı da formunda olunca, ileride şahane top çevirdi panzerler. ard arda yaptıkları duvar pasları sonrası, her ileri uç elemanının ayağına topun değdiği derslik bir organizasyonla 2’yi buldular. gidişat, almanya’nın ingiltere’yi hezimete uğratacağı yönündeydi. fakat, yapması gerekeni yapıp kanattan çizgiye inme denemesinde bulunan ingiltere, bir yan toptan golü buldu. ilk yarı tartışmalarla biterken, 2. yarı aynı kadrolar sahadaydı. ingiltere, oyunu rakip alana yığıp, usta ayaklarla gol bulma şansını bir kaç defa yakalasa da, beceremedi. sonrasında, almanlar, yine ders olarak okutulabilecek 2 hızlı hücumla noktayı koydu olaya.

verilmeyen gol muhabbetine, ayrı bir paragraf açmak gerek sanırım. bu kadar, net bir gol nasıl verilmez, anlayamadım ben de herkes gibi. tv’den dahi, ilk görüşte gol olduğu belli olan şut, nasıl olur, göz ardı edilir.. hakem ve özellikle yardımcısı için bundan sonrası çok zor artık. yalnız, ingiltere’nin mağdur olarak gösterildiği, yapay bir ortam oluşturulacaktır  muhtemelen. ben hiç, katılamayacağım o ortama. futbolda, bariz de olsa var böyle hatalar. makinelerin değil insanların oynadığı ve yönettiği bir spor bu. bu güne dek, binlerce hata olmuştur, skoru, oyunu ve hatta şampiyonlukları etkileyen. geçmek lazım bu, ‘2-2 olsa, ingiltere tur atlardı’ mevzularını. evet, maç daha farklı şekillenebilirdi, hak veriyorum. fakat, olayı da yalnızca bu eksende ele almak, oynanan topa haksızlıktır.

abd – gana; yürüyedur afrika’nın gururu!

27 June 2010, Sunday

amerika - gana | ayew

şu dünya kupası bittiğinde akılda yer edeceklerden birisi tartışmasız gana takımıdır kendi adıma. bunu, kendi başına sempati yaratan o güzel formaları için söylemiyorum yalnızca. genç takımla ulaştıkları dünya şampiyonluğunun yarattığı ilgi, kilit oyuncularından faydalanamamalarına rağmen yerlerini yeni oyuncularla doldurmalarıyla katlandı. beklentilerin minimize edildiği bir ortamda afrika kıtasının bayrağını tek başlarına taşıyor olmaları ile zirve yaptı. daha önce kamerun ve nijerya’nın yaptığı gibi, afrika insanını en güzel şekilde temsil etmelerini izlemek çok keyif verici gerçekten de.

ilginç ve önemli bir şekilde, muadilleri gibi fizik güce bağlı bir takım değil gana. evet, oyunlarının kaynağını, kuvvetli fizik yapıları oluşturuyor fakat, bunun yanında takım halinde hareket edebilmeyi ve sonuna kadar oyundan kopmamayı başarabiliyorlar. mental anlamda da ne kadar üst seviyede olduklarını, cümle aleme kanıtladılar abd karşısında. bu özellik sanırım biraz, ‘benim diyen takım’da olmayan güçlü orta sahaları sayesinde ön plana çıkıyor. essien ve muntari sağlıklı olarak yer alabilselerdi bugün gana takımında, kuvvetle muhtemel, böyle bir çıkış yapamayacaktı anthony annan. gel gör ki, vardır futbolda böyle dönüm noktaları. bizim mehmet topal geldi aklıma hemen.. hakikaten buradayım diyor oynadığı topla annan. iki ciddi eksiğe rağmen, taş gibi orta saha cümlesini kurmamızı sağlayan diğer adamlar ise kwadwo asamoah, k.p. boateng ve andre ayew. ileride yalnızca gyan’ı tutan bir sistemde oynadıklarından, boateng ve ayew de müdafa anlamında söz sahibi isimler oluyor. kenardan gelen; muntari, owusu-abeyie, appiah ve adiyiah takviyeleri de bu sağlam takıma ekstra fayda sağlıyor.

gana nasıl bir takımdır, fikir vermesi açısından: andre ayew 89, kwadwo asamoah 88, anthony annan 86, asamoah gyan 85, dominic adiyiah 89, samuel inkoom 89, prince tagoe 86, quincy owusu-abeyie 86 ve sulley muntari 84 doğumludur.

abd’ye bakacak olursak, neredeyse euro 2008’in türkiye’sini görüyoruz turnuvada. o derece önceden kestirilemezler dk maçlarında. landon donovon’a maestro görevini veren bob bradley, avrupada genel olarak kariyerinin son demlerini geçiren oyuncuların transfer olduğu lig olarak bilinen mls’in ülkesi amerika’ya tam bir ‘takım’ hüvviyeti kazandırdı. üstelik bunu başarırken çok zor bir yol vardı önünde. hiç ilgi duyulmayan bir spor dalı amerika’da futbol ve ulusal takımın başarılı olması, ilgi çekmesi için olağandan çok daha fazla mücadele etmeleri gerekiyordu. fakat bugün geldikleri nokta, oldukça önemli. kalecinin iyi olmasıyla, kafadan 1-0 önde başlıyorlar bir kere. howard’ı avrupada istemeyecek az takım vardır bana kalırsa şu anda. onun yanı sıra bocanegra, gana maçında düşünülmedilerse de spector ve onyewu iyi savunmacılar. ha keza, cherundolo da iyi bir geri oyuncusu. orta alanda iki genç oyuncu findley ve edu, aynı şekilde çift yürek bradley yer alıyor. en uçtaki, altidore’un  tamamlayıcısı, abd’lilerin kutsalı, landon donovan. ingiltere’de muazzam bir yıl geçiren dempsey ise arkadan bindirmeleri ile, gole en yakın oyunculardan bir tanesi. işte böyle, sistemli bir takım bradley’in birleşik devletler’i.

amerika - gana | gyan

ilk turda az ama öz atan gana, maçın hemen başında problem çocuk kevin prince’in ayağından bulduğu golle, oyunun farklı şekilde gelişmesini sağladı. bu gol, gana’nın daha kontrollü oynaması ve ayew, gyan gibi hızlı ayakları daha tehlikeli yerlerde kullanabilmesi açısından değerliydi. abd ise, neredeyse 1 dakika bile skor üstünlüğü olmadan, grubunu lider tamamlamış bir takım olarak, nispeten sakin karşıladı bu durumu. gana savunmasını zorlayan bir kaç pozisyona girdiler. savunmanın üzerine sürekli koşular yapan dempsey, topsuz oyunda rakip müdafayı çok zorlayan ve takımı ileride tutabilen altidore öne çıkan isimlerdi.  donovan da arada kesik kesik zorladı gana’yı. golde hatası olan clark’ın yerini 30. dakikada edu’ya bırakması, bizlere bob bradley’nin antrenörlüğü hakkında biraz ipucu veriyor aslında. neticede, 2. yarının başında da hamlesini yaptı hoca ve orta alan oyncusu feilhaber’i aldı oyuna. gana delici oyuncularını istediği gibi devreye sokamayınca, üzerine iyice gelmeye başlayan abd’ye 62. dakikaya kadar dayanabildi. dempsey’in, seri biçimde ceza sahasına girmesi ve yerde kalması sonrası, penaltıyı gole çeviren isim donovan oldu. sonrasında, iki takım da uzatmaları düşünürcesine hareket etti. boateng’in bir sorun yaşayıp çıkması gana’yı, 1-1’den sonra altidore’un kenara alınması ise abd’yi zorladı biraz. uzatmada geriden atılan uzun bir topta, gücünü, hızını ve bitiriş becerisini aynı anda gösteren gyan asamoah, takımına galibiyeti getirdi.

en değerli topçusu andre ayew seçilen bu maç, 2010 dünya kupası’nın son 8’e kalan tek afrikalı’sının gana olacağını ilan etti. gruplarda ingiltere’yi geride bırakan abd evine dönerken, bakalım genç gana çeyrekte uruguay karşısında neler yapabilecek. güzel 2 maçla geçirdiğimiz bir gün geride kaldı. yarın, ingiltere – almanya kapışması olduğunu hatırlayınca, nasıl bir futbol gününün bizleri beklediğini az çok tahmin edebiliriz.

uruguay – güney kore

26 June 2010, Saturday

dunyakupasi-uru_kor-young

türkiye ile birlikte damga vurduğu 2002 dünya kupası’ndan sonra bir çok insan gibi ben de sempati duymaya başladım, güzel insanların ülkesi güney kore futboluna. ülkelerinin yapısı gereği, çok fazla yetenek üzerinden ilerleyemedikleri futbol oyununa, kollektiflik ve zeka gibi yan faktörleri sokmaları, onlara saygı duymam için yetiyor. bunun üzerine bir de sistematik biçimde alt yapıdan oyuncu yetiştirmeleri, çok klas. zaten guus hiddink gibi, gittiği yere tılsımını bırakan bir efsaneyle çalışmaları, dönüm noktaları olmuştur. kore’nin futbol mecrasına adım atmasını cesaretlendirme noktasında, hiddink’in katkılarını tartışmak yersiz olur elbette. 2002’deki turnuvada gelinen yarı finalin haricinde, g. kore’li oyuncuların avrupa macerasına başlamaları da hiddink temelli oldu. 2006’ya katılamamalarının sonrasında, onlara ikinci bir uluslararası kıvılcımı yakalatan adam ise şenol güneş. fc seoul ile başardıklarını, kore milli takımına da yansıttı şenol hoca ve şu anda milli takımın bazı oyuncuları onun sayesinde avrupada top koşturuyor. bunlardan en öne çıkanı, manu’lu ji sun-park’ı bir kenara koyarsak, monaco’da oynayan park chu-young. 10 numarayı taşıyan genç oyuncu, ingiltere’de oynayan lee chun-young ve celtic forması giyen trabzon’un kıskacındaki ki sun-young ile beraber, güney kore takımının en dikkat çeken futbolcularından.

ilk turda yalnızca yunanistan’ı mağlup etmesine rağmen, bir üst tura çıkmayı başarmıştı kore’liler. nijerya karşılaşmasında aldıkları 2-2’lik sonuç, onları b grubunun ikincisi yaptı ve uruguay ile eşleştiler. uruguay’a da değinelim biraz. onlar da, güney ameika elemelerinde 5. sırayı aldıklarından, baraj maçı oynayarak geldiler buraya. kosta rika’yı saf dışı etmişlerdi o maçlarda. teknik direktör oscar tabarez, avrupa futboluna biraz uzak bir düzeni tercih ediyor bu dünya kupasında. 3’lü savunmayla oyunuyor uruguay. bu bağlamda, fenerbahçe’li lugano’nun takıma çok şeyler kattığını söylemeliyiz. godin ile birlikte, ilk turda hiç gol yememeleri, lazio’lu kaleci muslera’dan çok, kaptan ve godin’in oyunlarıyla ilgiliydi bana kalırsa. sağ ve sol kanatlarda maxi ve alvaro pereira’ların iyi işler yaptığını da hatırlatalım. hücum hattıyla ön plana çıkan bir takım gibi lanse edilse de, uruguay, kuvvetli bir ekip. evet, çok güçlü bir hücum hattı var forlan-suarez-cavani-abreu ile fakat, arkada da sağlam adamlar olduğu atlanmamalı.

uruguay - güney kore | suarez

bu iki takımın 2. tur mücadelesi, beklediğimiz gibi çekişmeli geçti. savunma arkasına sarkan forlan’ın arka direkteki golcü suarez’i bulmasıyla öne geçti ilk yarıda güney amerika’lılar. burada bir parantez açmak istiyorum; suarez üzerinden, hollanda ligini ve oynanan futbolu aşağılayanlar var piyasada. yahu etmeyin eylemeyin. bu denli yüzeysel yorumlarla, basitleştirmeyin şu oyunun klasını. hollanda’da babam da atar o golleri demek nedir yahu.. neyse, dönelim maça. uruguay’ın bulduğu gol sonrası kore’nin işi iyice zora girmiş gözüküyordu. ilk tur itibariyle, geride iyi kapanan ve ani çıkışlarla rakibi sersemleten bir takım hüvviyetindeydi çünkü uruguay. skorda geri düşmek kore için oldukça sıkıntı vericiydi. bu dakikadan sonra, oyunda tempo düştü ve uruguay’ın istediği yönde şekillendi.

2. yarının başlamasıyla, güney kore’nin etkinliği arttı oyunda. ilk yarı ileride çok yalnız kalan park chu-young, beklenenin altında kalan park ji-sung daha aktif gözükmeye başladılar. oyunu daha fazla rakip sahaya yıkan ve kenarların da yardımıyla o bölgede paslaşma olanağı bulan kore, daha faydalı pozisyonlara girmeye başladı. bu arada genel olarak, duran toplarda da etkili olduklarını ekliyim. özellikle park chu’nun cepheden vuruşları çok etkili. ve beklenen gol de duran toptan geldi. uruguay’lıların fiziksel üstünlüklerine rağmen sektirdiği topta, müdahalesini topa değil de rakip oyunucuya doğru yapan lugano’nun da hatasıyla, lee chun young 1-1 yaptı skoru. bu dakika, topun uruguay kalesinden uzaklaşmaya başladığı dakika oldu biraz. gole kadar, ileri çıkan g. koreliler, içgüdüsel olarak geriye doğru attı kendilerini, hal böyleyken de uruguay etkinliği eline alan taraf oldu. bu etkinlik de, 80. dakikada suarez’in çıkardığı mükemmel şutun, direğe çarparak gol olmasıyla pekiştirildi. son dakikalarda bir kaç denemeye girse de, sonuç alamadı kore. ve çeyrek finale adını yazdıran ekip, uruguay oldu.

son zamanlarda dünya kupalarında silik bir görüntü çizmişlerdi, şu dönemlerde en büyük başarısını yakaladı böylelikle uruguay’lılar. muhtemel rakipleri, bu akşam karşılaşacak olan abd ve gana. bu nedenle, yarı final hiç de uzak gözükmüyor onlar adına. güney kore ise, hiç bir zaman çirkefe yatmayarak, her daim oyunu güzelleştirme çabası içerisinde yer alarak, futbolcu isimleriyle, çekik gözleriyle bir kere daha taht kurdu kalplerde.

dünya kupası grup liderleri

25 June 2010, Friday

dünya kupası grup liderleri

dünya kupası vol.2

24 June 2010, Thursday

sneijder

e grubunda hollanda, 2’de 2 yaparak, adını bir üst tura yazdırdı beklenildiği gibi. fakat, danimarka ile oynadıkları ilk maçta, rakibin sağlam savunmasına karşı hiç üretken olamamaları ve arjen robben’in sakatlık durumunun netlik kazanamaması, onlar adına sıkıntılı noktalar gibi gözüküyor. simon poulsen kendi kalesine atmasaydı o golü, hollanda çözemeyebilirdi danimarka’yı. ayrıca bert van marwijk’in tercih ettiği hücum düzeni, geride daha kontrollü bir takım yaratmış olsa da, hollanda’nın alışık olduğu sistem değil tabi. total futbol’un memleketi, robben’i kullanamama ihtimali duruyorken, sonradan dahil olduğu iki maçta da fark yaratan elijaro elia’yı değerlendirmeli mutlaka. iki beki arasındaki yaş ve tecrübe farkı, deniz seviyesinin bilmem kaç katı olan bu güzel ülke, umarım ki hakettiğini alır artık bu kupada. gruba dönecek olursak, 92 avrupa şampiyonu danimarka’nın hiç de boş bir takım olmadığını göreceğiz. kjaer- agger ikilisi, simon ve christian poulsen’ler, kahlenberg, rommedahl, bendtner ve 18’lik eriksen. kağıt üzerinde hiç de fena durmuyorlar. sahada da aynen öyle.

barrios

geldik italya’ya, f grubuna. ben bu satırları yazarken italya dünya kupası’nda var olma mücadelesine çıktı slovakya ile. 1-0 gerideler. hiç bir şey üretemiyorlar, aynı geride bıraktıkları iki maçta olduğu gibi. tecrübenin, sabırlı futbol anlayışının hakim olduğu bir ülke italya. bu turnuvada ise, arafta kalmış bir kadro var sanki. o geçiş döneminin içerisinde kalmış, ne değişebilimiş ne de kendini koruyabilmiş bir görüntüleri var. hani, totti ile del piero gelseydi şu takıma, vallahi daha etkili olurlardı. fakat, slovakya’yı yenip gruptan çıkarlarsa da, bir bakmışız finale yükselmişler! hiç belli olmaz. sonuçta, italya bu. paraguay, güney amerika elemelerinde arjantin ve uruguay’ı geride bırakmış, şili ile aynı puanı alarak, 2. olmuştu. barrios’lu, santa cruz’lu ve valdez’li kadrolarıyla, turnuvanın amerika kıtası üstünlüğünün bir halkası da onlar. türkcell süper lig karması slovakya ise, italyanların biletini kesen takım mevkinde şu an. hamsik iyi çocuk tabi bu arada.

elano

g grubu, ölüm grubu ilan edilmişti dünya kupası başlamadan önce. brezilya, kolayca sıyrılmayı başardı bu dörtlü arasından. ilk maç, big brother kim jong’un adamlarına karşı, zorlanır gibi oldular, 2. maç fil dişi sahili’nden çıkarttılar acısını. dunga’nın kadro seçimindeki tercihleri eleştirilse de, uyumlu bir ekip izlenimi bıraktılar şu ana kadar. bakalım, rakibi açmak gerektiğinde, ronaldinho gibi bir oyuncuyu arayacaklar mı? onun dışında, elano attıkça biz coşuyoruz tabi. güzel her şey, sambacılar adına. bir maçını golsüz bitiren portekiz gitti 7 tane attı kuzey kore’ye. ronaldo da milli takımdaki gol orucuna son verdi bu maçla. son maç öncesi, fil dişi’nin bir adım önünde gözüküyorlar. afrika’nın en büyük umutlarından fil dişi sahili, 2006’da oynadığı futbolun uzağına kaldı bu turnuvada. drogba’yı kullanamamış olmaları önemli bu noktada. sven göran efendi var zaten başlarında, niyeyse artık. kanatlar hiç işlemiyor, savunma hazırlıksız yakalanıyor rahatlıkla, orta alanda pas trafiğini oturtamadılar vs.. çoğunda bu sven göran’ın suçu var. neyse, bi’ şey demiyorum şimdi..

villa

ispanya; şampiyon kim olur sorusuna en çok verilen yanıttı herhalde maçlar başlamadan önce. bu yüzden, en çok da onların yenilmesine şaşırıldı. xavi’li, torres’li, villa’lı, iniesta’lı takım nasıl olur da yenilirdi hitzfeld’in isviçre’sine. bu soru, benim aklıma hemen geçen yılki konfederasyon kupası’nı ve abd’nin ispanya’yı mağlup ettiği maçı getirdi. o maçta ve isviçre’nin kazandığı bu maçta, ortak olarak, çok iyi kapanan iki takım vardı. ispanya aynı tabi. topa sahip olan, rakibi paslarıyla yoran ve savunmanın arkasına öldürücü paslar-koşular gönderen takım. onlarla başa çıkabilmek için isviçre de aynı abd gibi, takım savunmasında hiç hata yapmamalıydı, yapmadılar. özellikle ilk yarıda hep, sonuna kadar gelip ya vuramadı ya da hedefi bulamadı ispanyollar, isviçre’nin başarılı savunması sebebiyle. ve hitzfeld’in takımına galibiyet için gereken tek şey duran toptan gol bulmaktı. onu da başardılar. ilk maçını kaybedip de, şampiyon olan takım var mı bilemiyeceğim fakat, ispanya ilk olabilir bu istatistik açısından. çözüldeklerini değil, bocaladıklarını düşünüyorum ben sadece. artacaktır performansları, del bosque’nin istediği gibi.

dünya kupası vol.1

24 June 2010, Thursday

güney afrika’da futbol şöleni epey önce başladı, biz sık sık ihmal ettiğimiz bloga bir şeyler karalayamadık bu turnuva ile ilgili. 11 haziran’dan itibaren, günde 3’er – 4’er maçla devam ediyor dünya kupası heyecanı. o grup çok karıştı, bu grupta çok sürpriz oldu derken, neredeyse ilk turun sonuna gelmek üzereyiz.

uruguay | suarez

a grubunun şüphesiz ki, fransa rezaleti ekseninde ilerlediğini söylemeliyiz. raymond domenech’in orada, fransa ulusal takımının başında yer alıyor olması başlı başına bir dengesizlik zaten. mamafih, bu derece korkunç bir turnuva geçirmeleri de beklenmiyordu horozların. onlar, yalnızca 1 gol atıp, tıpış tıpış evlerine dönerken, anelka’dan o.ç damgası yiyen domenech tabi ki tüm bu başı bozukluğun müsebbibi konumunda. kurduğu kadro, sahaya sürdüğü 11, yaptığı değişiklikler, oyunculara karşı takındığı tavır, basın toplantılarında kurduğu cümleler… hepsinin toplamında, olmaması gereken yerde olan bir adam imajı çizdi domenech efendi. ne diyim, artık, vurun abalıya.

ilk grubu fransa özelinde değerlendirip, geçmek olmaz. uruguay ve meksika’nın oynadıkları futbola ayıptır. turnuva öncesinde, bir tek ileri ikilisiyle adından bahsedilen uruguay, grubunu diri ve akıllı top oynayarak lider bitirdi. o, dünya kupası kazanmış takım forsu, hep üzerlerinde olacak sanırım. meksika ise, yakaladığı genç jenerasyonla ve bu gençlerin yanına yamadığı franco, blanco gibi topçularla, bir üst tura adını yazdırdı. ülkemizde,soğuk espri malzemesi olan dos santos, kutsal yorumcu ömer reis tarafından bal yapmayan arı olarak tanımlansa da, rakiplerin bellerini kırıyor maşallah.

higuain

grup b’de, arjantin dominasyonu, maradona’nın futbolculuğuyla eşlenemeyen antrenörlüğü sebebiyle soru işaretleri vardıysa da, kısmen beklenen bi durumdu. 3’te 3 yapıp lider bitirdi tangocu çocuklar. hücum iyi güzel de, savunmada sıkıntı var deniliyordu. geride bıraktıkları 3 maçta rakiplerin zorlayamaması mıdır bilemiycem, pek göremedik savunma zaaflarını. ha, çeyrekte falan, taş gibi bi’ takım gelip duman ederse de bunları, şaşırmayalım. 2.’lik biletini kore’nin güneylileri aldı bu grupta. ilk maçtaki yunanistan galibiyetinin üzerine yattılar aslında biraz. arjantin’den 4 yemeleri, son maçta nijerya karşısında bir türlü istediklerini alamamaları vs.. yine de, bir düzen yakalayıp, onun etrafında bir şeyler yapmayı amaçlayan bir ekip güney kore. bu nedenle benim takdirimi kazanmış durumdalar. ne de olsa, önce guus hiddink ardından da şenol güneş gibi vizyonu geniş iki hocayla çalışma fırsatları oldu. gönül isterdi ki, daniel amokachi zamanından bu yana, buralarda adeta dost ülke olarak bellediğimiz nijerya da yukarılara oynasın. malesef; lagerback, beklendiği üzere, bir etki yaratamadı bu güzel ülkede.

abd | donovan

ingiltere ve abd’nin olduğu grupta hem sahada hem de dışarda kan çıkar diye beklyordum ben. allahtan, bir güvenlik sorunu yaşanmadı iki takımın maçında. fakat, sahada biraz sertlik, mücadele falan olsaydı hiç fena olmazdı hani. her dünya kupasında isimleri kafadan yarı finale yazılan ingilizler, hücum futbolunu temsil etmek üzere beklenildikleri afrika’da, futboldan soğuttular deyim yerindeyse. kupa başlamadan önce, ingiltere ve capello’nun geleceğinin çok parlak olmayacağı tahmininde bulunmuştum, yineliyorum bu tezimi. ingilizler’den yana pek ümitli olmamak gerek. konfederasyon kupasında finale yükselen ve hatta finalde 2-0 öne geçmesine rağmen son yarıda kupayı kaybeden abd, sürprizlerin takımı olmaya devam ediyor. grubu lider tamamladılar donovan’ın ayağından buldukları son dakika golüyle. böylece, ingiltere’yi de alman panzerinin önüne atmış oldular. bu arada değinmeden geçemem; altidore tamam da, bi’ adu vardı birader, n’oldu ona ya!

podolski

ilk maçlar geride kaldığında, dünya kupası seyircisinin neredeyse tamamı, ağız birliği etmişcesine, alman ulusal takımının, en iyi futbolu oynayan ekip olduğunu söylüyordu. amma velakin, ikinci maçta 10 kişi kalıp sırplara yenildi löw’ün takımı. böylece son maçlar öncesinde, en iyi olarak gösterilen almanlar, elenme tehlikesiyle karşı karşıya kaldı. onları bu tehlikeden uzaklaştıran adam ise, mesut özil oldu. zaten, almanya’nın dünya kupası kadrosunun en yetenekli oyuncusu mesut. bizler, bu durumla övenmeli miyiz, yerinmeli miyiz muhasebesi yaparken, alamanlar mesut’un omuzlarında ilerlemeye devam edecekler gibi duruyor. onların arkasında, sırbistan’ın olması bekleniyordu fakat kendi ipini kendisi çekti sırp takımı, gana’ya ve avustralya’ya yenilerek.  aklımda hep vardır, lan şu sırbistan, hırvatistan, bosna, karadağ vs.. hepsini toplayıp karma yapıp gelseler yine başarılı olurlar kesin diye. herhalde, toplanıp gelseler anca bi’ şey olur artık. gana’nın 2. olup üst tura yükselmesine şaşıranlar olabilir fakat, afrika’nın gururu olan bu ekip, alttan iyi geçler yetiştiriyor. çoğunu fransa üzerinden avrupa futboluna sunuyorlar. evet, essien – appiah gibi oyunculardan yararlanamıyorlar ama, andre ayew, asamoah gyan, anthony annan gibi geleceği olan isimler mevcut kadroda.

güney afrika’ya doğru

30 May 2010, Sunday

haziran’ın 11’inde başlıyor futbolun en görkemli organizasyonu. grosso’yla bıraktığımız yerden devam edeceğiz, güney afrika ve meksika maçının santrasıyla. e, dk bu kadar yaklaşmışken, yavaş yavaş havaya girmek lazım. hazırlık maçlarıyla, nike ve espn reklamlarıyla ve tabi ki roger milla’yla biraz olsun girdik de hani.

takımlardan biraz bahsedecek olursak; hemen hepsi son rötuşları yaparak kadrolarını 30 kişiden 23’e indirmiş gözüküyor. 11’inde başlayacak turnuva öncesi, artık tek yapmaları gereken hazırlık maçlarına çıkarak maç eksiği gidermek ve uyum sürecini minimuma indirmek. almanya gibi, kendisinden onlarca gömlek  alt seviyede rakipler seçen takımlar da var, kendi kalibresinde takımlarla oynamayı seçenler de var. hangi tercih doğrudur bilemeyeceğim fakat,bana kalırsa fit kalmak adına zor maçlar oynamakta fayda vardır her zaman.

şöyle, kağıt üzerinde takımlara bir göz gezdirince; finale uzanması muhtemel ekipler olarak ‘gönüllerin maradona kontenjanlısı arjantin’, ‘avrupa’nın umudu ispanya’, ‘kıçı başı ayrı oynayan ingiltere’, ‘her daim brezilya’ ve  ‘dikkat kutudan çıkabilir italya’ ön plana çıkıyor. tangocular, maradona’nın kel alaka hocalığından tırsıyor gözüküyorken, brezilya’lılar ise dunga’nın anti-yıldız stratejinin ne getireceğini merak eder haldeler. son şampiyon italya bilindiği gibi, lippi’ye veda edecek dünya kupası sonrasında. gider ayak voleyi vurabilecek mi yaşlı kurt, göreceğiz. hiç hazetmediğim ulusal takım ingiltere de bi’şeyler yapacak gibi fakat final zor be fabio, yazık olacak sana diyorum. ve ekliyim, şampiyonluğa en yakın gördüğüm ekip ispanya. türkiye’de tutunamayan iki adamın son yıllarda üst seviyelere çıkardığı ekip, şu an için en oturmuş kadro. sahanın her alanında ne yapacağı belli olan, istediği anda skora katkı verebilecek bir çok oyuncuya sahip ispanya, güiza’yı da kadroya almayarak, şansını arttırmış durumda.

bu favorilerin yanında, her dk’sında illa ki beklenmedik takımlar da çıkar tabi. bu yılın sürprizini tutturan bir tahmin yapmak kolay olmayacaktır. yine de atalım biz ortaya karışık bi’ şeyler. slovakya, fil dişi sahili ve hollanda. bunlar benim plaselerimdir efendim. hepsinin ötesinde can-ı gönülden destekleyeceğim ulus ise avusturalya’dır.

south africa 2010 #2

22 May 2010, Saturday

south africa 2010 #1

02 May 2010, Sunday