‘futbol’ olarak etiketlenmiş yazılar

avrupa ligi’nde son 16

25 February 2011, Friday

liverpool

uefa avrupa ligi’nde 2. tur maçları dün akşam tamamlandı. beşiktaş’ın malesef 4 gol daha yiyerek elendiği bu turda bazı sonuçları sürpriz bazı sonuçları ise normal olarak yorumlayabiliriz. ilk önce tabii, beşiktaş’ın hem elenmesi hem de böylesi bir oyun ve skorla avrupa’ya veda etmesi çok şaşırttı. seri başlamadan önce, hatta ilk maçta beşiktaş beraberliği yakaladığı an dahil olmak üzere her zaman, turun favorisinin siyah beyazlılar olduğu düşünüldü. gayet doğal olarak. fakat, yenen o ucuz duran top golleri, moralleri de alt üst etti. ilk maçta evinizde 4 gol yiyerek yenildiğiniz bir takımdan, rövanşta deplasmanda galip gelerek tur almak dünyanın en zor işi. üstelik beşiktaş bir haftalık sekansta tam 3 maça çıktı ve 12 gol yedi. sırasıyla kiev’den 4, fenerbahçe’den 4 ve gene kiev’den 4. takımlarını beşiktaş’lı arkadaşlar daha iyi analiz edeceklerdir elbet ama benim söyleyeceğim; schuster’in gidip gitmemesinin önemi yoık. mühim olan başkanlık koltuğunu babasının malı zanneden, her geçen gün beşiktaş’ın yarasını derinleştiren adamı göndermek. sanırım, bunu başarabildiği gün rahatlayacak beşiktaş. yoksa, sahada hiç bir şey üretemeyen bir takım var. kabul, bunun sıçlusu hocadır. fakat, sorun burada değil. schuster gitti diyelim. başkası geldi. bir şey değişecek mi? gene en fazla 1-2 senelik başarı gelir maksimum. sonrası aynı senaryo olur. beşiktaş git gide galatasaray’ın düştüğü duruma düşüyor dedik ama hiç kimse kabul etmemişti bunu. üzgünüm, sonumuz aynı olacak gibi..

tekrar 2. tur maçlarına dönelim biz en iyisi. sürprizler demiştik, oradan beşiktaş’a daldık ve uzadı gitti konu. portekiz ekibi braga önemli bir işe imza attı bana kalırsa. juve’yi saf dışı bırakmayı başaran lech poznan’ı geçtiler. aynı şekilde psv de fransa’da kafaya oynayan lille’i turun dışına itti. keza, sevilla’nın elenmesi de rakibi porto olsa bile çok tahmin edilebilir bir durum değildi. onların dışında çoğu takım, beklendiği gibi tur vizesini kaptı. 3. tur eşleşmelerine şöyle bir bakacak olursak;

twente – zenit

leverkusen – villarreal

cska moskova – porto

benfica – psg

ajax – spartak moskova

psv – rangers

liverpool – braga

kiev – m. city

son 16 takım böyle eşleşti. çoğu kafa kafaya geçecek gibi duruyor. ve hepsi de oldukça güzel maçlar vaadediyor. pool’un rakibini küçük görmesi halinde, sonucuna katlanması gerekeceğini düşünüyorum. psv – rangers da güzel maçlar izletir. rangers son dakika golüyle çıkmıştı 3. tura. cska – porto zor eşleşme. ruslar ilginç bir sonuçla bir üst tura yükselebilirler. leverkusen – villareal’de de her netice makul karşılanabilir. hülasası; bizleri keyifli bir 3. tur bekliyor. umarız, bol gollü, kıran kırana maçlar izlemek düşer bizim payımıza..

gol atan kaleye!

21 February 2011, Monday

ispanyol kaleci daniel aranzubia, takımı deportivo’yu ipten aldı. yoo, hayır iyi performansıyla değil. çok başarılı bir kurtarışla da değil. attığı golle. aranzubia takımının almeira deplasmanında 1-1 berabere kaldığı maçta, son dakikada attığı kafa golüyle, ismini tarihe yazdırdı. benim hatırladığım en son sinan bolat’ın böyle bir olayı vardı. o da şurada. bazen hakikaten “enteresan” bu futbol. dimi güntekin? maçtan önce, böyle bir şey olacağını söyleseler, bir tarafıyla gülerdi herhalde aranzubia..

tarafsız gözle beşiktaş vs. fener

20 February 2011, Sunday

akşam büyük maç var. yüksek ihtimalle, şampiyonluk mücadelesini doğrudan etkileyecektir çıkacak netice. bursaspor da son dönemlerin açık ara en dominant ekibi antep’e 4 golle boyun eğmişken ve deyim yerindeyse tokatı yemişken; maçın önemi iki kat artıyor. öyleyse, ben de tarafsız bir çerçeveden, bu maçın olurunu – olmazını, maç önünü ve sonuç üzerine şekillenecekleri işleyeyim burada.

ev sahibi beşiktaş ile başlayalım. ligin tamamlanmasına henüz çok uzun bir zaman var ve beşiktaş havkuyu atmış gözüküyor. onlar adına bu düşüşün çok acıtmasının sebebi, devre arasında yaratılan atmosfer, elbette. sezon başında quaresma ve guti ile -hatta schuster’i de ekliyelim- süslenen kadro, yetersiz performansı gerekçe gösterilerek simao-fernandes ve almeida üçlüsüyle güçlendirildi. bu oyuncuların isim sahibi, kendilerini ispatlamış kişiler olduğunu tartışacak halimiz yok. fakat, beşiktaş camiasının tüm dertlerini bu transferlerle çözeceğine gözü kapalı biçimde inanması ve acaba sorusuyla yaklaşanları acımasızca duymazlıktan-görmezlikten gelmesi, sorunun temelini oluşturuyor bence. aynı bizim düştüğümüz çıkmaz diyoruz, ona da tepki gösteriliyor fakat üzgünüm, aynı bizim yaşadığımız problemler bunlar.

buradan saha içine bir geçiş yapalım beşiktaş’la. başlangıç noktamız kale olsun. 3 yerli kaleci var bugün ellerinde. ve 3’ünden de tam performans alamıyorlar. rüştü, kemale ermişliğiyle ve miadını doldurmuş kariyeriyle, okeye döner vaziyette. hakan, taraftarla dahi ters düşecek boyutta kötü oynuyor. düzelme şansı çok düşük. aralarından en iyimser gözükeni cenk. onun da sakatlıklarla başı belaya giriyor zaman zaman. gene de, ilk tercih o oluyor ve olmalı da. bazı tecrübesizlik kaynaklı basit hatalarını kabul edilebilir düzeye çektiğinde, vazgeçilmez olacaktır cenk. henüz işin çok başında. bu açıdan, kaleci işi beşiktaş’ta, derbi öncesinde belirsizliğini koruyor. savunma, en yumuşak bölge hali hazırdaki. üzülmez olayından sonra ismail sol arkanın alternatifsiz elemanı konumuna geldi. sağ taraf ekrem, toraman, hilbert değişimlerine uğruyor. fakat, hilbert en makul tercih bana kalırsa. orta ikilide sivok ilk yazılacak adam olur. sanırım, yanına toraman monte edilecektir. pek alternatif üretmeye müsait değil kadro yapısı. belki, marco’nun geri kaydırılması düşünülebilir. böylelikle ernst’e de gereken ortam yaratılmış olur. yabancı kontenjanı sorun teşkil ediyor bu safhada da. fernandes, kenara alınabilir. necip’in oraya girmesi beşiktaş’ın hayrına olacaktır. guti hemen önlerinde. kenarlarda gene quaresma ve simao, önde ise benim düşüncem; bobo.

beşiktaş’ın böyle sert bir tökezleme yaşamasında bana kalırsa, bugüne gelene kadar büyük emekleri olan bobo ve ernst’in aniden ikinci plana atılması büyük etmendir. orta veya uzun vadede, onların görevlerini başka oyunculara atfedebilirdi schuster. fakat, bunu kısa bir döneme sıkıştırmak isteyince biraz iç dengeleri sarstı gibi geliyor bana. burada şunun ayırdını da yapayım hemen. tüm bu tercih hataları, schuster’in biletinin kesilmesi gerektiğini ortaya koymuyor asla. rijkaard’a verilmeyen o şans, gösterilmeyen sabır, alman hocaya lütfedilsin bari. neyse, biz dönelim mevzuya. bu maçta bobo’ya görev vermeli diyordum. öyle ki, formsuzluk hastalığı ona da bulaşmış diyebiliriz ama, hedef maçlarda; daha doğrusu büyük maçlarda her daim kendisini göstermiştir bobo. fenerbahçe’yi de ayrı sever. mutlaka onunla başlamalı diyorum ben.

bir diğer cephe, fenerbahçe’ye bakıyoruz. onlar, ligin 2. yarısı itibariyle, en iyi takım imajındalar. tüm maçlar kazanıldı, oynanan oyun gittikçe düzelme sinyallerini arttırıcı yönde ilerliyor. ve dikkatlerden kaçmaması gereken, iyileşmenin asıl kaynağı; 2. devre oynanan trabzon ve kayseri maçlarının yani direkt hedef maçların hiç sıkıntı çekmeden aşılması. rakiplerini bu 2 maçta da oyunun uzağında tutarak kazandı fener. kendi kurallarını kabul ettirdi ve sonuca giden taraf olmayı da bildi aynı zamanda. bu, ciddi bir artı ve resme bakıldığı zaman temiz bir tablo görülmesi açısından, oldukça güzel. oynanan iyi futbolun yansıması galibiyetler, bu galibiyetlerin de geri dönüşü, özgüven oluyor. böylelikle, zirveye ulaşabileceğine ve en iyi olduğuna inanıyor takım. şu aşamada, haklılar. onlara problem çıkartacak hali hazırda bir takım, ortalarda gözükmüyor. beşiktaş, bunu yapabilir ve fenerbahçe’nin yürüyen tekerine çomak sokabilirse, işler değişir mi, bunu zaman gösterecek işte. neticede, sorun teşkil eden bir takım henüz yok diyoruz fakat, 17/17 yapmak da kolay iş değil. lacivertliler, ilk puan kaybına nası bir reaksiyon gösterecek bu da oldukça mühim.

sahadaki diziliş anlamında da ligin en istikrarlı ekiplerinden fenerbahçe. geri dörtlü son haftalarda iyiden iyiye, oturmuş durumda. onların önünde bir aksama yaşanıyor gibi. en temel sorun şu an orası. emre oynadığı bölümlerde çok iyi açık kapatıyor da, bir maç oynuyorsa, iki maç oynamıyor kendisi. aykut kocaman’ın, topuz’u daha daha verimli kullandığını söylemeliyiz. buna bir görev değişikliği diyelim hatta. topuz’un da rahatladığı belli oluyor. çok daha efektif bu görev değişikliğinden bu yana. alex, bildiğin alex zaten. takımın kumandanı. o yoksa, ne olur bir şey diyemem lakin o varsa, fener’in her an gol atma şansı var. niang gelince, görevlerinin biraz azaldığını da söyleyelim tabii. sürekli gol atan bir niang, alex’in oyunun her alanına hükmeden bir anlayışa evrilmesini sağlıyor. dia, benim düşündüğüm etkiyi henüz bırakmamış olsa da olumlu işler yapmadı değil bugüne kadar. en azından stoch ile mukayese edildiğinde, açık ara önde yer alır.

hülasası, tarafsız bir pencereden bakan gözlerle her iki takım bu noktada yer alıyor. derbi maçı, klişeleştiği üzere, beklenmedik olaylara sahne olabilir. o, payı bir kenarda tutuyorum. onun haricinde, fenerbahçe; son zamanlarda olabileceğin en kötüsünü yaşayan beşiktaş karşısında bir kaç adım önde gözüküyor. son inönü ziyaretlerinin de gayet keyifli geçtiğini görüyoruz. derbilerin favorisi olur mu, olmaz mı tartışmasından kaçınacağım. yalnızca, bir kez daha şunu söyliyeyim. maç öncesinde, ibre sarı-lacivertten yana. fakat, top yuvarlaktır kalkanını da kullanmayı ihmal etmiyorum, bunun altını çizeyim.

son olarak, zevkli bir maç olsun, izleyenleri eğlendirsin, kafidir. inanın, bir galatasaray taraftarı olarak, maçın sonucunun yaratacağı heyecandan çok uzağım. istiyorum ki, bizim camia kendi geleceğini, kendi önüne bakarak çizsin. kendi sıkıntılarını, dertlerini diğerleriyle kıyaslamak yerine gene kendisi değerlendirip, çözüme gitsin.

peru 2011 ve lucas

20 February 2011, Sunday

lucas

peru 2011 güney amerika u-20 turnuvası biteli bir kaç gün oluyor. takip etme imkanımız çok kısıtlıydı buralardan. takımlarımızın da scout’lar vasıtasıyla falan takip ettiğini hiç sanmıyorum. oysa ki, bu turnuva ileride güney amerika kıtasından avrupa’ya açılacak oyuncular özelinde, bulunmaz bir nimet. malesef, bizimkilerin çok istisnai durumlar dışında, oralı bile olmadığını biliyoruz. üzücü bir durum.

brezilya’nın finalde şov yaparak kazandığı bir organizasyon oldu peru’da. hızlı pas bol pres blog‘dan şamil akdağ ve burak demirsoy, şurada enfes bir turnuva değerlendirmesi yapmışlar. okumanızı tavsiye ederim muhakkak. benim burada değinmek istediğim isim ise, brezilya’nın 10 numarası ve kaptanı sao paolo’lu lucas.

daha önce neymar’dan çokça bahsetmiştik blogda. genç yaşına rağmen, santos takımında bir çok kez forma giymesinden, avrupa’daki taliplerine, her yönüyle anlatmıştık onu. bu turnuvayı neymar, gol kralı olarak tamamlasa da, lucas özellikle final maçında yaptıklarıyla dikkatleri üzerine çekmeyi başardı. neymar gibi 92 doğumlu o da. ve aynı neymar gibi, takımıyla bir çok maça çıkmış durumda şimdiden. hernanes’i italya’ya ihraç eden sao paolo takımının son gözdesi. formasının arkasında yazan 10 yanıltıcı olmasın, günümüzün moda deyişlerinden ” basan topçu ” kalıbına da uyuyor lucas. hemen her brezilya’lı orta alan oyuncusu gibi, teknik meziyetleri kusursuza yakın. kısa boyuna rağmen, hızıyla açıklarını kapatabiliyor. gol bölgelerinde sıkça gezinmesi ve son vuruşlardaki becerisiyle de, sonuca gidebiliyor.

aslında lucas’ı muadillerinden ayıran temel unsur biraz da final maçında gösterdiği olağandışı performans. ismini daha önceleri duymuş olsak da, turnuva ve özellikle uruguay maçı, onun adına zirve noktası oldu. muhtemelen, talipleri 10’a falan katlanmıştır. bizim takımların haberi bile olmadığından eminim ama. yolunun uzun bir süre buralara düşmeyeceği kesin.

peru’daki turnuvayı şampiyon olarak kapatan brezilya’nın kadrosunda yalnızca lucas ve neymar değil, bir çok potansiyelli oyuncu bulunuyordu. gene sao paolo’lu henrique, flamengo forması giyen diego mauricio, santos’dan danilo ve internacional’li oscar.. hepsi de özel birer oyuncu olabilirler. şu an için yeteri kadar şans buluyorlar. belki de yaşları ilerledikçe, diğer ülkelerin genç topçularından ayrıldıkları nokta budur. özellikle de bizim gençlerden.

final maçının gollerine buradan bakabilirsiniz. tekrardan hatırlatalım, bu turnuva ile ilgili hızlı pas bol pres adlı bloga uğramanız tavsiye olunur. ve hatta genç futbolcuların bir çoğuyla ilgili de güzel analizler bulabilirsiniz bu blogda.

sen hep ‘şeytan’ kal; ryan giggs

19 February 2011, Saturday

ryan giggs

artık hemen her yazıda araya sıkıştırdığımız üzere, arsenal’liyiz ingiltere’de. fakat bu demek değildir ki, ryan giggs adlı yaşayan efsane’yi sevmiyoruz, saymıyoruz. united camiasının ender sevdiğim adamlarından galli. 20 yılı devirmiş. 21.si için de anlaşmış kulübüyle. asıl ilginç olanı ise, giggs’in hala takımı adına çok büyük bir koz olması. evet, 20 yıldır manchester united forması giyiyor bu adam ve neredeyse o kadar süredir yıldızı, önemli parçası bu takımın. nasıl takdir etmeyelim, nasıl görmezden gelelim?..

90 yılından bu yana united’lı giggs. tam 862 kez giymiş kırmızı formayı. 158 golü var.  11 lig şampiyonluğu, 2 şampiyonlar ligi şampiyonluğu, 4 fa cup şampiyonluğu, 4 carling cup şampiyonluğu.. bu rakamların da ötesinde tabii onun futbolu. futbola inanmasanız da alex ferguson diye bir gerçek var elbette. ve o gerçekle kesişen bir yolda yürürken, böylesi bir yetenekle, yükselmesi kaçınılmazdı gallinin. kendisinin de bu oyuna bakışının gayet düzgün olduğunu söyleyelim. bunu anlamak adına, bir iki röportajını okumanızı öneririm. futbola çok geniş bir perspektiften bakıyor adam.

bir röportajda da diyor ki: ” manchester united’daki hayatım, beni oldukça mutlu ediyor sadece daha fazla para kazanmak için bunlardan vazgeçmek istemiyorum sadakatin önemine inanıyorum. ” bu cümlelerin samimiyetine inanıyorum ben. o duruşu sergileyebilecek bir adam giggs. röportajlarından bir tanesinde bizleri alakadar eden bir kısım da var; ” doğu avrupa’ya gitmeyi her zaman sevmişimdir. ilk seyahatimi 1993 yılında istanbul’a yapmıştım. orada gördüğüm ‘cehennem’e hoş geldiniz’ pankartını ise asla unutamam” diyor. daha da büyüyor gözümüzde.

bu adamın futbola devam ettiği her yıl, daha güzel bir yıl olmaya adaydır. kıymetini bilelim. ve 99’daki o meşhur golüyle, saygımızı sunalım ustaya. arsenal’in yediği en güzel gol olabilir aynı zamanda bu. giggs & arsenal.

“sizden biraz daha saygı istiyorum”

19 February 2011, Saturday

gheorghe hagi

şimdi açık konuşalım, bir galatasaray’lı için hagi bir yanadır, diğerleri bir yana. yaşımız sebebiyle metin oktay’ları, ali sami yen’leri, gündüz kılıç’ları ya da coşkun özarı’ları bilemiyoruz pek. bu nedenle, burada dünya gözüyle gördüğümüz en iyi adam hagi’dir. yalnızca futbolcu bazında da değil bu değerlendirme. futbol ile alakalı ne görev varsa işte. hocası, başkanı, şusu busu.. hagi benim için ve bir çok galatasaray’lı için gelmiş geçmiş en büyük, en güzel futbol figürüdür. onun karizmasının da 3-5 kaybedilen maçla çizilmesi gibi bir durum söz konusu değildir. giga, sert mizacı gereği taraftara küfretse de, gene karakteristik yapısından dolayı bazı konularda haddinden fazla inatçı davransa da, ona duyulan saygı azalmaz.

bugün galatasaray’ın içerisinde bulunduğu kötü durumun bugüne kadarki çoğu teknik adamın kabiliyetiyle bir ilgisi olmadığı gibi hagi’nin sorumluluklarıyla da alakası yok. çok daha kapsamlı bir mevzu. burada, ayrımını yapmak gerekiyor ama şu an bahsetmek istediğim de o değil aslında. hagi’nin 3. kez bu camianın kapısından içeri girdiği dönemin şartlarını ele almak lazım. rijkaard gönderildiği zaman, içi tamamen boşaltılmış, değerleri, duruş şekli yamultulmuş bir camia olmaya doğru hızla ilerliyorduk. henüz durmadı bu ilerleme tabii de, o teknik direktörsüz dönemde; hikmet karaman’ın falan adının geçtiği süreçte, kimse bu yükün altına girmek istemezken, hagi geldi. herkes elini taşın altına sokma zahmetinden kaçarken, hagi elini feda etmek uğruna, bir kez daha geldi. bu noktada, hagi’nin teknik adamlığını küçümseyip, galatasaray’ı kendisi için bir vitrin  ve deneme tahtası olarak gördüğünü söyleyenleri kaale almayınız. hatta, galatasaray taraftarıysa bunlar, galatasaray’lılıklarını sorgulayınız.. hülasası, hagi bir kez daha “hagiliğini” yapıp, çok zor bir ortamda gelmiştir galatasaray’a. bunu ciddi bir kriter olarak değerlendirmek elzemdir. kötü gidişattan ayrı tutmak gerekir onu. sağ beke koyduğu adam, orta sahada tercih ettiği diziliş falan.. çok daha sonra konuşulması gereken detaylar.

bu adama da sabır gösteremeyeceksek, kapatalım bu kulübü diyorum ben daha kısaca. ne bekleniyor şu durumda, çok merak ediyorum. birisi elinde sihirli değnekle gelecek ve her şeyi tersine mi döndürecek? hayır. avrupanın en elit futbolcularını getirip, yeni bir yapıya mı bürünülecek? ona da, hayır. e, peki ne diye sabretmeyi düşünmüyoruz biz, arkadaş? hagi’nin teknik adamlığının eleştirilmesi hadi bi nebze, makul görülebilir her şeye rağmen diyelim. ya, ona komisyoncu muamelesi yapanlar!.. bu konuya girmeyeyim en iyisi hiç, yoksa kalaylamaya başlayacağım bunları.

bugün isyan etti giga bunlara. dedi ki: “ gazeteler, kulübü milyonlarca avro zarar ettirdiğimi yazıyorlar. ikinci gün ise ‘en ekonomik hoca’ diye yazıldı. bu oyuna son vermenizi rica ediyorum. çünkü ben galatasaray’da sadece oyuncu olarak değil, hoca olarak da güzel günler yaşadığımı düşünüyorum. güzel başarılar elde ettiğimi düşünüyorum. galatasaray’daki kredinin bana açık olması gerektiğini düşünüyorum. öyle bir hakkım var diye düşünüyorum. faturanın zarar olarak değil, artı olduğunu düşünüyorum. devre arasında yaptığımız şeyler de galatasaray’a artı getirmiştir. “

şu sözleri söyleyen hagi. işi bu noktaya getirenlere selam olsun. ki, baştan belliydi aslında bu boyutlara ulaşılacağı. başımızdaki adamlar bu denli kabiliyetsizken, hagi’yi bile yedirmeye kalkacakları çok netti. sadece, sürecin işlemesini bekledik galiba.

sonunda da, can alıcı lafı etmiş hagi. iş burada başlıyor, burada bitiyor zaten.

sizden biraz daha fazla saygı istiyorum. “

cumartesi futbolu #4

18 February 2011, Friday

dortmund

dolu dolu bir cumartesi günü, çok güzel bir futbol programı daha bekliyor bizleri. televizyon karşısına oturup, sabahtan akşama kadar futbol izleyip işin cılkını çıkartmak mümkün. bu sefer bir değişiklik yapıp, ligler ve maçlar hakkında cuma gününden yazı girmek istedim.

öncelikle, kötü haberi vererek başlayalım; bu hafta sonu premiere league yok.. fikstürü hakkında henüz mantıklı bir yaklaşımda bulunamadım ben bu fa’in. neyse, olaya pozitif yaklaşalım, bu hafta lig maçı oynamayacak olsalar da, fa cup maçları var. artık, onunla idare edeceğiz. chelsea, everton ve manu’yu izleyeceğiz cumartesi günü. burada da bir kıllık var. hem 4. tur hem de 5 . tur maçları oynanıyor. sanırım chelsea – everton 4. tur maçına çıkacaklar. diğerleri de 5. turu oynuyor.

la liga’da real madrid günü, cumartesi. geçtiğimiz hafta deplasmanda espanyol’u neredeyse 90 dakika 10 kişi oynayarak mağlup etmişlerdi. barca’nın da gijon deplasmanında takılmasıyla, puan farkı yeniden 5’e inmişti. bir madrid, bir barca puan kaybedecek gibi gözüküyor ama bana kalırsa sonucu belirleyecek olan gene barnebau’daki maç olacaktır. yönettiği takımlar lig maçlarında evinde bilmem kaç yıldır mağlup olmayan jose mourinho ve el clasico’ları klasik haline çeviren barcelona. bir maçın vadedebileceğinden de öte..

seri a uzun süre milan’ın net üstünlüğüyle gidecek gibi gözükse de, son zamanlarda yardırarak gelen napoli ve inter işleri kızıştırmış durumda. lider milan’ın sadece 3 puan gerisinde napoli. inter ise 5 puan.. önlerinde,  oynanacak 13 maç bulunuyor. bu 3 takımın da şampiyon olma ihtimali var. inter, geçen hafta juve’ye takılmasaydı en ciddi aday olurdu gözümde. şimdi, biraz daha zorlaştı işleri. fakat, dediğim gibi daha 13 maç var önlerinde. ha, gönlümden geçen şampiyon adayı napoli’dir, orası da ayrı mevzu.

bundesliga şampiyonluk yarışınnın en sönük geçtiği lig olabilir şu an. sezonun en flaş takımı kloop’un dortmund’uyla, en yakın takipçisi leverkusen arasında 10 puan var. ( 52/ 42 ) onların hemen arkasında bayern münih yer alıyor. onların puanı da 39. son haftalarda çok formda olsalar da, iş biraz işten geçtikten sonra uyandıklarını söyleyebiliriz. en sevdiğim alman oyuncu – ki hakiki alman değil kendisi – mario gomez, ligin tozunu attırıyor. 22. hafta itibariyle 17 golü var gomez’in. ve şunu da söyliyim, iyi ki chelsea’ye gitmedi.. neticede, son zamanlarda biraz tökezlemiş görüntüsü çizse de, dortmund’un bu işi bırakması çok zor.

gelelim, bizim lige. fenerbahçe’nin zirvedeki rakiplerini birer birer yenmesi sonucu, iyice kızışan bir yarış içerisine girdik. galatasaray ve beşiktaş’ın çoktan havlu attığı ortamda, trabzon, fener ve bursa üçlüsünden birisi alacak şampiyonluğu. ve bu hafta, çok önemli bir maç var. beşiktaş – fenerbahçe.. dün akşam evinde kiev’den 4 yiyen beşiktaş, maça çıkabileceği en formsuz ve mutsuz haliyle çıkacak. fenerbahçe’nin inönü’de rakibine karşı ciddi bir üstünlük yakaladığı gerçeği de malumken, derbilerin favorisi olmaz mitini kırmak adına, cidi bir maç. tabii, maç öncesi gelişen süreç böyle. yoksa, pazar akşamı beşiktaş’ın alacağı bir galibiyet, çok şaşırtıcı olacaktır gibi bir iddiam yok asla. fakat, bir derbi mücadelesine deplasmanda oynayan tarafın favori olarak çıkması, her zaman karşılaşılan bir durum değil, bunu anlatmak istiyorum. fener, inönü’ye giderken, trabzon ve bursa’nın muhakkak kazanması gerekiyor tabii. bursa, cumartesi oynuyor. trabzon ise pazartesi akşamı, manisa’da.

televizyon programı;

14.00 kasımpaşa – ankaragücü / digi

14.30 chelsea – everton / ntvspor

16.00 bursaspor – gaziantepspor / lig tv

16.30 borussia dortmund – st.pauli / trt 3

17.00 gençlerbirliği – karabükspor / digi

19.00 bologna – palermo / spormax

19.00 galatasaray – bucaspor / lig tv

19.15 manchester united – crawley town / ntvspor

19.30 mainz – bayern münih / trt 3

21.00 real madrid – levante / ntvspor

21.45 inter – cagliari / spormax

23.00 zaragoza – atletico madrid / ntvspor

arsenal – barcelona

16 February 2011, Wednesday

arsenal - barcelona

bu akşam londra’da futbolun en üst noktasına şahit olacağız. arsenal, barcelona’yı ağırlıyor. bir açıdan bakınca, bu muazzam bir durum. iki pozitif futbol temsilcisi karşı karşıya geliyor ve keyfimiz muhtemelen tavan yapacak. fakat diğer bir nokta da, bu iki güzel takımdan birinin çeyrek finalde elenip gidecek olması. yani, valencia – schalke eşleşmesi de var neticede bu organizasyonda..

geçtiğimiz yıl da izlemiştik bu seriyi. ve barcelona, arsenal’i deyim yerindeyse sahadan silmişti. şunu çok açık görmüştük; arsenal, rakibi gibi hücuma yatkın bir anlayışla ilerlemek istese de, bundan bir kaç yıl öncesinde yapabildiklerinin hemen hiç birisini gerçeğe yansıtamıyordu. bu futbol tarzının günümüz temsilcisi tamamen barcelona olmuştu. bu gerçeği kabul etmek adına acı bir tecrübeydi tabii. ve sonrasında arsene wenger bir durum değerlendirmesinde bulundu. buradan çıkan sonuç, arsenal’in oyun yapısında bazı değişiklikler içeriyordu. bunun en somut örneği, alex song’tur. onun rolüne getirilen yenilik ve orta alanda uygulanan daha sert top kazanma fikri, sahada kimlik değiştirmiş bir takım izlememizi sağladı. daha derli toplu bir müdafa anlayışı gelişti. clichy ve sagna’nın da kontrolsüzlükleri törpülenirken, nasri’nin büyüyen topçuluğu ileride daha az elemanla daha efektif bir oyunu mümkün kıldı. kaleci konusunda benim fikrim, szczesny için beslenen umutlar, çok sağlam temellere dayanıyor. polonya’lı, arsenal’in kalesini uzun bir zaman koruyacaktır başarıyla. bu gelişim sürecini de kısa bir sürede tamamlayacak bir görüntü çizmesi, onu daha özel bir oyuncu yapıyor.

bir önceki eşleşmede, merkez bölgede büyük bir yenilgiye uğrayan arsenal’in çok daha sert bir yapıya büründükten sonra, daha umutlu olacağı muhakkak. fakat, buraya yüklenip, kendi oyunlarını kabul ettirmeye çabalamadıktan sonra gene tur şansları azalacaktır. evet, savunma hala tam oturmuş değil. üstelik vermaelen de oynayamıyor. zaten, seken topları toplayamadıktan ve ileriye net çıkışlar yapamadıktan sonra, iş yaş.  bu noktada, samir nasri’nin oynayıp-oynamaması büyük önem arz ediyor. bu sezon takımının hücumlarını adeta sırtlayan fransız, oynadığı taktirde, dengeleri değiştirebilecek bir unsur. şüphesiz, wenger de onun sakatlıktan kurtulup sahaya çıkabildiği bir eşleşme için heyecanlanıyordur.

barcelona’nın da, bir önceki eşleşmede vurup geçtiği bir takım olarak algılamaması gerekiyor arsenal’i. değişen merkez olgusunu önemsemeliler kesinlikle. o kadar rahat dönen top alamayabilirler. ve, burada üstünlüğü kaybettikleri taktirde problem yaşayabilirler. messi ve özellikle xavi, geriye gelip top alacaktır. muhtemelen de anında, hemen orada prese maruz kalacaklardır. gerçi bu, sıklıkla yaptıkları bir şey ama, topu o bölgeden hatasız çıkarmaları durumunda avantajları çok büyük. pedro-iniesta diğer yıllara nazaran daha sonuca dayalı bir oyunu şekillendiriyorlar. arkaya yapılacak koşular, alan boşaltmalar onlardan sorulacaktır. daha önce dediğim gibi, kanatlarda daha kontrollü bir arsenal görüyoruz artık. bu nedenle, o noktalardan içeriye yapılacak bindirmeler çok mühim. bu sezon barcelona’nın çoğu maçında bunu da başardığına şahit olduk. arsenal için büyük bir handikap da budur tabii.

işin özü, merkezde çok güzel ve çekişmeli bir mücadele izleyeceğiz akşam. sonuca hangi ekibin daha kısa yoldan gideceği, hangisinin kendi oyununu kabul ettireceğini göreceğiz. elbette, barcelona bugüne dek oynadığı tüm takımlara karşı topun kontrolünü elinde bulundurmasıyla ve bunu çok özel futbolcularla gerçekleştirmesiyle, bir adım önde gözüküyor. fakat, bu defa çok daha mücadeleci ve zayıf yönlerini törpüleme uğraşı içerisinde bir arsenal olacak karşılarında.

rengimiz belli, arsenal.. demiştik daha önce blogda. bu maç, bu eşleşme için de geçerlidir. gel gör ki, barcelona’nın büyüleyici maçlar çıkartarak rakibini geride bırakması durumunda pek üzülmem açıkçası. sonuçta; benim arsenal adına bu maçlardaki beklentim, daha üsturuplu ve amacına uygun oynayan bir takım izlemek. böylesi çağın ötesine taşınmış bir futbol temsilcisine karşı mağlup olmaları çok dokunmaz.

bir fenomen; gerçek ronaldo!

15 February 2011, Tuesday

ronaldo

ronaldo luis nazario de lima.. biz onu böyle tanımıyoruz tabii. bildiğin, ronaldo. gerçek ronaldo. çakması ne yapacak olursa olsun, isterse yılda 50 gol atsın, ronaldo bir tanedir. o da brezilya’lıdır. tombuldur!

90’lı yılların ortalarından itibaren dahil olmuştu avrupa futboluna ronaldo. çoğu futbol ulemasının elinin tersiyle ittiği hollanda ligi’nde, psv formasıyla tanıdık onu. gerçi, avrupa arenasına adımını atmadan önce, cruzeiro forması giyerken milli takıma çağırılmış ve 94 dünya kupasını kazanan takımda yer almıştı.. avrupa’da ilk sezonunda gollerini atmaya başladığında iyi bir oyuncu olduğunu, ilerisi için gayet umut vaadettiğini düşünenler bile böylesi efsane bir futbol adamı haline geleceğini tahmin edememişlerdir. çarpıcı bir başlangıç çünkü ronaldo’nunki.. mamafih, kariyeri boyunca onu zor durumda bırakacak diz sakatlığının, henüz yeni yeni futbola ısınmışken kendisini göstermesi de tatsız bir sürpriz.  toparlaması hiç zaman almadı gene de. barcelona’ya transferi gerçekleştiğinde, arkasında muazzam bir psv kariyeri bırakan ronaldo, romario’nun halefi görevini üstlenmek zorundaydı. sonuç? 37 maç 34 gol. şunu izlemek şimdilik yetecektir sanırım o sezon adına.

sonrası, inter ile seri a’ya atılan adım ve pek de yorum gerektirmeyen bir kariyer. toplam 68 maçta 49 golü var burada da ronaldo’nun. inter’i gözümde iyi ve büyük bir takım seviyesine yükselten adamdır aynı zamanda kendisi. fakat, en afili drama filmlere on basacağına inandığım şu sahne?.. herhangi bir spor müsabakasındaki en hüzünlü anlardan birisidir benim fikrimce. bu nedenledir ki; lazio’dan 1 kere değil 2 kere nefret ederim. neyse, ronaldo ne büyük bir topçu siz düşünün. bu feci sakatlığın ardından kaç kişi futbola geri dönebilir diye sorabiliriz elbette, fakat kaç kişi ronaldo gibi dönebilir? çok daha yakışır bir soru olur.

inter defterini kapatması, eski takımı barcelona’nın ebedi düşmanı real madrid sayfasını açmasına denk gelir. yeniden la liga’ya adım attığında ronaldo artık “los galacticos”un bir parçasıdır. florentino perez’in bu projesi el fenomeno ile beraber zidane, figo, carlos, beckham gibi dev isimleri de bünyesinde bulundurur. gel gör ki, 2002 sezonunun sonunda real madrid son şampiyonlar ligi kupasını kazandıktan sonra, taa günümüze kadar avrupa’da herhangi bir başarı gösteremez. fakat ronaldo, takımından tamamen bağımsız şekilde, “fenomen”liğini sürdürür. 5 sezon formasını giydiği real madrid’de 127 maça tam 83 gol sığdırır. burada dikkat edilirse, formasını giydiği her takımda muazzam gol istatistikleri yakaladığı görülebilir ronaldo’nun. her takımıyla şampiyonluk, kupa vs. kazanamasa dahi, kalıcı bir etki bıraktığı su götürmez bir gerçek.

biraz da milli takım kariyerine bakmak gerek. 94 abd’de forma şansı bulamasa da altın madalya’yı henüz 18 yaşında boynuna takmayı başarmıştı ronaldo. 98 fransa’da, final maçında kaybetmelerine rağmen, dünya kupası altın top ödülüne layık görülmüştü. ve yalnızca 22 yaşındaydı. bir sonraki dünya kupası, yani güney kore – japonya 2002, ronaldo için zirve organizasyonlardan bir tanesi. bizi de yarı final maçında o “pis” golle geçtiklerinde rakipleri almanya’ydı. ve sahneye çıkan isim gene el fenomeno idi. attığı iki gol ülkesi brezilya’ya dünya kupasını kazandırmasının yanı sıra kendisine de altın ayakkabı ve altın top ödüllerini kazandırmıştı.

kısaca bir değerlendirme daha yapacak olursak; ronaldo luis nazario de lima kulüp kariyeri boyunca 247 gol atmıştır. milli takımda ise 97 maçta 69 gol atarak “şaka gibi ama gerçek” cümlesini ete kemiğe büründürmüştür.

dün, 14 şubat -2011- sevgililer günü’nde futbola veda etti bu adam. tam 35 yaşında. “çok sevdiğim” dediği yeşil sahalara bir daha ayak basmayacak. bizler şanslı insanlarız tabii. böyle bir yeteneğin futbol oynadığı dönemde yaşamışız. böylesi bir futbolcuyu tanımışız. ülkemize gelebilme ihtimalini sevmişiz.

bugün de ronaldo gittiği için elbette buruk olacağız. fakat, ben kendi adıma asla üzülmüyorum. ‘ gerçek ‘ronaldo’yu izlemişim yıllarca, daha ne isterim.. tek sitemim, şu sakatlık belasına olur. gelip de onu bulduğu için.

ps. bunlar da “apaçi ronaldo” daha iyi diyenlere gelsin. epic fail.

cumartesi futbolu #3

05 February 2011, Saturday

arsene wenger

keyifli bir futbol günü daha.. hemen hemen bütün liglerden güzel maçlar var. premiere league’in çoğu maçı bugün. arsenal, manu ve city sahne alacak. bir tek chelsea – liverpool’u izleyemeyeceğiz. st. james’ park’taki newcastle – arsenal maçı oldukça vaatkar gözüküyor. gönül gunners’tan yana muhakkak.

bundesliga da çoğu zaman olduğu gibi bu hafta da cumartesi günü futbolunu renklendiren organizasyonların başında geliyor. dün akşamki ruhr derbisinden çıkan golsüz beraberlik hem leverkusen’in hem de münih’in iştahını arttıracaktır. birisi nürnberg diğeri köln deplasmanında. bu arada dün dortmund, rakibi schalke’yi mağlup edemeyerek; 97 yılından bu yana sezon içerisinde 2 ruhr derbisini birden kazanamama geleneğini devam ettirdi. bundesliga’nın açık ara en keyif veren takımına yakışmadı. gerçi götze, barrios falan ellerinden geleni yaptılar. “dev kedi” neur’i geçmek imkansızdı yalnızca..

seri a’da haftanın maçı -inter/roma- yarın, fakat bugün de 2 maç var. udinese – sampdoria ve cagliari – juventus.. son haftalarda acıların ekibi kıvamına gelen juve, gene kazanamazsa işler iyice sarpa sarar. kesin galip gelmeliler. güzel topçular oluşumu udinese de favori olarak çıkıyor sampdoria karşısına. kabul etmek gerekir ki cumartesi günü, seri a pek çekici değildir. pazar günüdür seri a..

ispanya dediğimiz zaman, barcelona ve real madrid maçları geliyor akıllara çok net. mütemadiyen ikisinden biri de cumartesi oynar. bu akşam, barca’yı izleyeceğiz. rakip de güzel; atletico madrid. bahis oranlarının 1.05 barcelona lehine olması madrid’lilerin hırs yapmasına sebep olur mu onu pek bilemeyeceğim de; handikaplı barcelona galibiyetinin çok uzun süredir kazandırdığını rahatlıkla söyleyebilirim.. bunun dışında; villareal de evinde levante’yi ağırlıyor akşam. ligin 2 net takımı varsa; 3.’sü de açık şekilde villareal’dir. rossi-nilmar klas ikili..

son olarak süper lige bakalım.. 4 maç var bugün bizde. saat 2 itibariyle kasımpaşa – belediye maçı başladı. 4’te beşiktaş – karabük var. zevkli maç olacaktır. imkanı olanlar kaçırmamalı. akşam 5’te kayseri – ankaragücü oynuyor. zirveye tutunabilmek adına, maçı mutlaka almalı kayseri. haftaya fener’le oynayacaklarını göz önüne alırsak, maçın değeri daha da artıyor.. fenerbahçe ise manisa deplasmanına çıkıyor. hikmet karaman’la birlikte tüm çehresi değişen manisa bu akşam bir çelme çakabilir mi fenerbahçe’ye? bana kalırsa bir sürpriz çıkabilir..

televizyon’daki maçlar;

16.00 beşiktaş – karabük / lig tv

16.30 köln – bayern münih / trt spor

17.00 kayserispor – ankaragücü / digi

17.00 newcastle – arsenal / spormax

19.30wolverhampton – manu / spormax

21.45 cagliari – juventus / spormax

23.00 barcelona – atletico madrid / ntvspor

seri a’nın durdurulamayanı: cavani

31 January 2011, Monday
tam adıyla, edinson roberto cavani gomez. nam-ı diğer; the matador! napoli’nin gün itibariyle seri a’da liderin bir basamak altında yer alıyor olmasının ve şampiyonluk sevincini yaşayabileceğine inanmasının bir numaralı sebebi.
attığı gollerle hayat veriyor azzuri’ye. öylesine etkileyici oynuyor ki, tartşılacak bir yön dahi bırakmıyor otoritelere. kafayla fol a

edinson cavani

tam adıyla, edinson roberto cavani gomez. nam-ı diğer; the matador! napoli’nin gün itibariyle seri a’da liderin bir basamak altında yer alıyor olmasının ve şampiyonluk sevincini yaşayabileceğine inanmasının bir numaralı sebebi. attığı gollerle hayat veriyor azzuri’ye. öylesine etkileyici oynuyor ki, tartşılacak bir yön dahi bırakmıyor otoritelere. kafayla gol atıyor, bire birde adam çalımlayıp atıyor, uçarak atıyor, uzaktan atıyor.. kısaca; adam durdurulamıyor efendim!..

sezon başında bir çok büyük kulüp kendisini isteyedursun, o napoli’yi seçerek hemen herkesi şaşırtmıştı. öyle ya, napoli günümüz futbolunda inter, milan ya da manu, liverpool gibi kulüplerin bir kaç sıra altında kalıyor. bu tercihi çok eleştirilmiş olsa da, gelinen nokta cavani’nin lehine kesinlikle. seri a’nın altını üstüne getiriyorlar ve cavani bu oyunun başrolünü üstlenmiş durumda.

matador henüz 23 yaşında. 3 yıl formasını giydiği palermo’da 21 gol atmıştı. napoli’yle geçirdiği bu muazzam sezonda ise şimdiden 17 gole ulaştı bile. avrupa kupalarındaki gollerini de dahil edersek 24 gol gibi etkileyici bir sonuçla karşılaşıyoruz. ki, bu rakamların da ötesinde, bir yıldız havası sezilebilir rahatlıkla uruguay’lıda. yanisi, napoli’nin şampiyonluk yolundaki sırtlayıcısı cavani, bu yolun sonunda takımını ışığa ulaştırabilecek adam olabilir. üzerine takım kurulacak topçu diyeyim, anlayın siz onu..

gösterdiği performansla diğer takımların ilgisini çekmesi kaçınılmaz bir durumdu. öyle de oluyor. yakın tarihe kadar barcelona’nın takibinde olduğu sıkça konuşuldu. adadan da taliplilerinin çıktığını biliyoruz. milan, juve falan havada kaparlar zaten. lakin; azzuri’lerin devre arasında cavani’yi elden çıkartacağını da beklemiyordu kimse. çünkü oluşan başarılı ortamda, asla onu satıp para kazanma gibi bir kaygıları olamazdı.

geçtiğimiz haftalarda fiorentina teknik direktörü mihajlovic onun hakkında bir şeyler söyledi. aynen aktarıyorum: “juventus karşısında aldığı harika galibiyetle havaya giren bie ekiple karşılaşacağız.  geçen haftaya kadar ibrahimovic’i sezonun en iyi transferi olarak görüyordum. ancak, cavani’nin attığı golleri gördükten sonra fikrim değişti. bana göre, napoli cavani’yi transfer ederek çok daha büyük bir iş başardı. bu kadar kısa sürede patlama yapacağını tahmin etmiyordum.”

bu sözleri cavani juventus’a karşı 3 gol attıktan sonra söylüyor mihajlovic. lig genelinde böylesi saygı kazanmış bir futbolcu haline gelmesi önemli bir detay bana kalırsa. zamanla ibrahimovic gibi ismini tüm dünya genelinde ilk sıralarda anılan bir futbolcu olarak duyuracağını da düşünüyorum. şimdilik o beklenen büyük çıkışı yaptı. fakat oradaa kalabilmek adına, daha fazlasını yapması gerekiyor. ve istikrarın da bir golcü için kilit nokta olduğunu göz önüne alırsak; “cavani iyi başladı inşallah devam ettirir” diyebiliriz.

bir şey daha; cavani bir demecinde “javier pastore ile beraber oynamak istiyorum. buraya gelirse, insanlar çıldırır. onun teknik kalitesini kimse tartışamaz” diyerek pastore reyizimize göndermede bulunmuş ve gönülleri bir başka açıdan da fethetmeyi başarmıştı. hem pastore hem de palermo genelinde bir yazı da gelecek zaten bloga.

bitişi olağanüstü bir cavani golüyle yapalım öyleyse. the matador’un lecce’yi nakavt eden füzesi

“büyük resmimiz pırıl pırıl”

31 January 2011, Monday
bloga en ufak bir şey yazmıyorsam uzun zamandır, bilin ki suçlusu bu galatasaray’dır. ne oluyor, nereye gidiliyor…
o kadar karmaşık bir hal aldı ki kulüp, insan futboldan soğuyor. yazası gelmiyor.

bloga en ufak bir şey yazmıyorsam uzun zamandan bu yana, bilin ki suçlusu bu galatasaray’dır. ne oluyor, nereye gidiliyor… o kadar karmaşık bir hal aldı ki kulüp, insan futboldan soğuyor. yazası gelmiyor. son yaşanan türk telekom arena-rte-adnan polat-toki olaylarından sonra iyice kaybettim hevesimi. gene de bir durum değerlendirmesi yapmak istiyorum.

öncelik çok sayın başkanımz adnan polat’ın olsun. bugün, takımın genel portreye bakıldığında, iyi durumda olduğunu söylüyor polat. “büyük resmimiz pırıl pırıl” diyor. yoo, şaka da yapmıyor; gayet ciddi. yönetim kurulu başkanı olduğu kulübün futbol takımının sıralamada nerede olduğundan, bizzat kendisinin verdiği sözlerin hiç birisinin yerine getirilmemiş halde durduğundan, belki de tarih boyunca galatasaray’ı siyasete ve siyasilere karşı yalnız bırakan tek yönetici olduğundan, ayrıca; camiaya açık ara en mutsuz ve umutsuz günlerini yaşattığından bi’ haber sayın başkan! bilmiyor ki vadesi doldu. sildi onu hem taraftar hem de yetkili merciler. son tutunuşları. başarılı olacağına dair hiç bir inancım yok. o gidene dek takıma dair de herhangi bir şekilde beklenti içerisine girmiyorum.

şu açılış skandalına aslında hiç girme niyetim yok. korktuğumdan yahut gereksiz gördüğümden değil, yanlış anlaşılmasın. mide bulantımı artırmak istemiyorum. gene de şunu söyleyebilirim; kendisini, partisini, kurumunu; bu taraftardan ve galatasaray’dan büyük gören, gücünü milletten aldığını iddia etmesine rağmen ilk fırsatta o milleti sırtından vurma potansiyeli olan, oturduğu koltuğu tapulu malı zanneden mahlukatlar; bu yaptıklarınızın hesabı bir bir sorulur sizden! bizzat o 300-500 kişi sandığınız galatasaray’lılar tarafından hem de. rahat olmayın, endişelenin. çünkü o günü, sonrasını ve yaptıklarınız-yaptırdıklarınızı hiç unutmayacağız.

böylesi öfke dolu bir paragraftan sonra, biraz saha içerisine dahil olalım. hani, beklentim yok adnan polat ve fedaileri terk edene kadar diyorum ama, bunun anlamı tabii ki takımla ilgilenmeyeceğim yahut destek vermeyeceğim değil. elden ne geliyorsa artık.. bir kere hagi’ye ve oynatmaya çalıştığı futbola karşı bir tavrım olmadığını söyleyeyim. adım hıdır, elimden gelen budur diye bağırıyor kadro. dolayısıyla, hagi’nin her maç sonu konuşmasına “eldeki şartlar gereği” şeklinde başlaması bile düşünülebilir ve kabul görür. çok net, vasat kadromuz var. bunun sorumlusu futbol şubesini yönetenlerdir. teknik adamları, camianın değerlerini bir bir harcayanlardır. 1.5 senede sonuca gidemediği gerekçesiyle; yollamayacağız denildiği halde yollanan rijkaard değildir sorumlu. herkesin takıma enkaz gözüyle baktığı ortamda, kimsenin sorumluluk almaya cesaret edemediği zamanda çıkıp gelen hagi de değildir. bunu kafamıza sokmamız gerekiyor her şeyden önce. rijkaard tu kaka, hagi bla bla demekle olmuyor. somut veriler olmalı. şu adamın şu özelliği vardı, şöyle iyiydi böyle iyiydi fakat rijkaard yaralanamadı, hagi kullanamıyor diyebilmek lazım. denmiyor tabii. çünkü süreç bu yönde ilerlemedi. adnan’larla gelindi bu noktaya. bir doğru yaptılarsa, üç yanlışı peş peşe sıraladılar malesef. onlarca örnekle desteklenebilir bu yergi. de neyse işte. geçti bor’un pazarı…