‘hidayet türkoğlu’ olarak etiketlenmiş yazılar

hido yeniden florida’da

22 December 2010, Wednesday

hidayet

magic iki yıl önce doğu konferansı şampiyonu olup, nba finallerine geldiğinde hemen herkesi şaşırtmayı başarmıştı. o takımın başarısının bir sırrı da hidayet türkoğlu ve üstlendiği görevi harikulade biçimde yerine getirmesiydi. kimse, pota altındaki canavar howard’a tek başına güvenecek durumda değilken, nelson’ın buraların adamı olmadığı net şekilde belliyken, hedo çok büyük bir iş başardı florida ekibinde.

finalde kaybettikten sonra, bir şekilde kadro değişikliğine gitti magic. hidayet’i tutmadılar. carter’ı tercih ettiler ki bunun yanlış tercih olduğu ilk günden belliydi. artık final, yüzük gibi kelimeler telaffuz ediliyorken, nba’in belki de yetenek olarak en üst seviyelerinde yer alan fakat play-off oyunculuğu açısından çok aşağılarda kalan oyuncusu carter’ı getirdiler. t-mac de böyledir mesela. çok severim şahsen. muazzam atletik yeteneklere sahiptir. fakat kariyerinde play-off 2. tur maçı oynamışlığı yoktur. her seferinde onun üzerine takım kuranlara ihanet etmiştir oyunuyla.  daha doğrusu yetmemiştir. neyse, carter diyorduk. air canada’nın, hido’nun yaptıklarını yapması zordu elbet. howard kötü oynuyorken ya da faul problemine girmişken takımın 1 numaralı skor opsiyonu oydu. şut sokarsa iyi. sokamazsa iş batar. bir maç 35 atıp diğer maç 4/15 ile falan şut isabetiyle 10 sayıda kalması muhtemeldir. büyük maçlardaki silik performanslarından zaten hiç bahsetmeye gerek yok. kısacası, magic organizasyonu hem hido’yu bırakarak hem de carter’ı tercih ederek bir hata yaptı.

yaptıkları hatayı gün itibariyle biraz olsun örtmeyi amaçlayan bir takasa imza attı gm otis smith. hidayet’i geri alıp, carter’ı gönderdi. bunun yanı sıra aradan j-rich’i de çekti. ki kendisi oldukça formda başladı sezona suns’ta. ek olarak saçma sapan bir kontratla bağladıkları lewis’i de yolladı. karşılığında arenas geldi.

öncelikle şunu söylemek istiyorum ki, orlando magic şampiyonluk istiyorsa bu carter’la mümkün değildi. yani, hidayet geri geldi, şimdi şampiyonluğa oynayacaklardır demiyorum lakin ihtimali kuvvetlendirdiler. topla daha az oynayan daha efektif bir oyuncu hido. kritik anlarda da hiç şüphe yok ki, daha faydalı oluyor vince carter’dan. bir çok açıdan iyi bir hamle bu. takasın bir diğer ayağı da jason richardson’dan geçiyor. o da skor anlamında iyi işler yapacaktır mutlaka. takımın ilk opsiyonu olmadığı sürece, herhangi bir sıkıntı yaratmayacaktır en azından hücumda. arenas ise şu an için oldukça büyük bir soru işareti. nelson-hedo varken, arenas’ın da gelmesi kafaları karıştırdı biraz. malum, sorunlu bir adam arenas. kontratı da biten bir kontrat değil. hani, düzgün yürüyen işleri yoldan çıkarma ihtimali var mı? ne yalan söyliyim, var. fakat sorunlarını mutsuz olduğu wizards organizasyonunda bırakmayı başarabilirse, olumlu sonuçlar da alınabilir bu takastan. set oyunu işaret edip ardından kendi kafasına göre takılırsa ve bunu önemli maçlarda yaparsa, van gundy ağlar herhalde sinirinden.

arenas takasının düşündürücü bir diğer noktası da lewis’in gidiyor olması. lewis bu yıl olağanüstü kötü oynuyordu. fakat onun gitmesiyle uzun kalmadı neredeyse magic’te. howard-bass ve? anderson, m. allen, orton, clark… bildiğin çöp howard ve bass’in sonrası. howard’ın faul problemine girdiği maçlarda, hido’ya gene 4 numara yolları düşecek galiba.

şu takaslardan sonra dahi, orlando magic’in final oynayan ekipten daha düşük bir seviyede olduğu kanaatindeyim. takım içindeki rollerin bir an evvel netleştirilmesi gerekir. hücumların, ilk sen at sonra ben atayım şeklinde seyretmemesi de şart. van gundy gerekli müdahaleleri yapacaktır fakat arenas’ı, nelson’ı hatta j-rich’i kontrol etmek kolay değil.

son olarak temennimi de belirteyim magic hakkında. doğuda bir final yapmaları açıkçası beni memnun ederdi. nba finali, miami’nindir benim gözümde.. lakers’ın karşısına onlar çıkmalı..

komşulara karşı çok ayıp oldu!

01 September 2010, Wednesday

muazzam bir basketbol gecesiydi bizler adına. galip gelmekten öte, üstün bir oyunla, ciddi bir rakibin geride bırakılmasıdır mühim olan. 3/3 yapmak umrumda değil. bu takım bir ışık verdi uzun süre sonra. yunanistan gibi basketbolun zirve yaptığı bir ülkeye karşı üstelik. tabi işin şovenizm kısmına yönelmeye lüzum yok. yunanistan’ı mağlup etmenin önemi, onların basketbolu temsil eden en sağlam ekollerden birisi olmasından kaynaklanıyor. ”denize döktük mü” milliyetçiliğine girmek, basketbolun ruhuna ayıp etmek gibi geliyor bana..

turnuvada 3 maçı geride bırakan takımımız, hiç olmadığı kadar karakter koydu dün akşam parkeye. muhakkak seyirci desteğinin de yardımı olmuştur. geçmişteki  emsal maçlara bakınca, baskıyı kontrol edemediğimizi ve kendi üzerimize aldığımızı görüyoruz. bu defa bilinçliydik her şeyden önce. rakip, mazisine nice zaferler eklediği kadro yapısından ve oyun disiplininden uzaklaşmış iyice. papaloukas ciddi kayıp şüphesiz ki.. spanoulis ve bourousis’in takımı oldular neredeyse. spa’nın içeri penetrelerini ve bourousis’in tepe oyunlarını, savunmanın odağında tutunca, çok zorlandılar..

önemli bir detay da henüz müsabakanın başında, hem skor hem oyun üstünlüğünü lehimize çevirmemizdi. her hücum, bizi yakalayabilmek için oynadılar. bu da onlara olumsuz bizimkilere olumlu yansımış olsa gerek..  hareketli bir basketbolla başladık, öyle de devam ettirdik ilk periyotu. ersan şut sokma anlamında şahaneydi. tunçeri de, ikili oyunlarda yunan uzunlar aşağı inmeden indirdiği toplarla, iyi işler yaptı. onların başarılı olduğu nokta ise, çabuk top döndürüp, dışarıda boş şutlar bulmak oldu. şutör uzunlarının avantajını güzel kullandılar.

ilk beş yerini yavaş yavaş diğerlerine bıraktığında, kenardan gelenler de iyi katkı verdi. ender’in ikili oyunlarda ve ceza şutlarında başarısı dikkat çekiciydi. engin’in yokluğunda hayli önemli hale geldi onun da oyunu.. ersan gene döktürmeye devam ederken, hido diamantidis’in savunmasında hücum etmekte zorlandı. savunma demişken, ömer onan’ın, spanoulis’e yaptığı baskı, adamı hayattan bezdirircesine yoğundu. avrupa basketbolunun en büyük savunmacılarındandır onan gözümde.. koçun devreye soktuğu alan savunmamız işe yaramaya, rus maçında olduğu gibi devam etti. bir kaç boş üçlük yesek de, rakibin içeri schortsanitis’e rahat top indirmesini ve organize gelmesini engelledik. ilk yarı ersan’ın 17 sayısıyla noktalandı..

ikinci yarı’da ersan’sız başlamayı tercih etti tanjevic. alan savunmasına devam ettik ve scho’ya odaklanmamızdan faydalanamadıklarını söyleyebiliriz burada. müsait pozisyonlar bulsalar dahi, değerlendiremediler. ardından da, biz tekrar çıkıp kontrolü ele aldık. bu dakikalarda kısa oyuncularımız içeriyi çok iyi beslemeyi sürdürdüler. gönlüm, semih, ömer aşık.. hepsi de içeride farklı özelliklerini kullandılar. gönlüm, mücadelesi ve isteğiyle, ribaundlarda etkili oldu. müdafada da ciddi rolü vardı. semih, rakibe göre çabukluğunu kullandı. güzel bir kaç smacı vardı. ömer ise, etkileyici bir basketbolcu olduğunu bir kez daha kanıtladı. elbette, çabuk  ve iyi pas indiren kısaların da hakkını vermeliyiz de, ömer o kadar estetik duruyor ki, o potanın altında, onu izlemek büyük keyif veriyor açıkçası bana. kendisini nba’de de geliştirip, uluslararası manada bir oyuncu olmasını isterim..

neticede, maçın sonunda skorbord’da sonuç; 76-65 lehimizeydi. yunanistan gibi oldukça opsiyonlu oynayan bir ekibi 70 sayının altında tutmak güzel. seyirci ve basketbolcuların birbiriyle kurduğu bağ da, mutluluk varici. artık yapılması gereken, önümüzde uzun bir yol olduğunu kabul edip, asla ama asla biz ‘olduk’ demeden ileriye gitmeye çalışmaktır. henüz yeni başlıyoruz. bu inanç ve azimle, muhakkak iyi olacaktır her şey..

kapanış, başlığın esin kaynağı, çok değerli komşusever amcamız ile gelsin.

orlando magic – los angeles lakers 4. maç: 91-99

12 June 2009, Friday

kobe bryant

maçın sonundan başlayacağım yazıya. pietrus’un gasol’e yaptığı faul, -pardon terbiyesizlik demeliyiz sanırım- kendi takımının çaresizliğine edilmiş bir isyandı. biz nasıl başarabildik buradan maç vermeyi, ne büyük bir aptallık yaptık da bu sonuç ortaya çıktı düşünceleri gizliydi o faulun altında. haklı ama pietrus. kendi iplerini kendileri çekti takım arkadaşları. şu anlarda her maç kritik ama ilk 2 maçta galibiyet çalamadıkları için staples center’dan, 3. ve 4. maçlar hata affetmeyen, oynaması cesaret isteyen maçlar haline geldi. böyle bir maçta bu denli fahiş hatalar yapmak, tecrübesizlikle, oraları oynamamışlıkla açıklanamaz bana göre. van gundy’nin işgüzarlığıdır mesela normal sürenin sonunda 3 sayı öndeyken faul yapmamak. aynı şekilde  howard’a da iki çift laf etmek gerek. sen ki serbest atış oranını %70’lere çıkaran bir uzunsun, ne oldu da bir anda bu kadar geriledin. maç boyu kaçırmasını anlarım ama son 2’sini kaçırması büyük fiyaskonun başlangıcı oldu diyebiliriz. son anları nelson’la oynamak gibi bir tercih saçmalığı var bir de stan van gundy’nin. hücumda bi’ şey yapmasını beklemiyorduk da savunma yönüyle yanlış bir seçimdi bence.

2. maçta da direkten dönmüş, uzatmalarda rakibine boyun eğmekten kurtulamamıştı magic. lee o topu potanın içine tiplemeyi başarsaydı ve fisher’ın 4. maçtaki 3’lüğüne engel olabilseydi magic, şu anın tam tersi bir tablo çıkacaktı ortaya. gel gör ki, bu spor bu ah’ları, vah’ları barındıran bir yapıya sahip değil. keşke faul yapsaydım, ah keşke ikili sıkıştırma getirmeseydim diyemiyorsunuz. o an ne yaptıysanız o. bu sebeple buraları oynayabilen oyuncularla oynayamayan oyuncular ayrılıyor birbirinden. koçları da ayırmak lazım tabi. van gundy var, phil jackson var. bir tutulur mu ikisi? jackson’a yeri gelmişken bir kere daha saygılarımızı sunalım; howard’ı hücumda ancak bu kadar etkisizleştirebilir bir takım. tam zamanında yardım getirerek, top kaybına zorluyorlar. hiç değilse topun onun elinden çıkmasını sağlıyorlar. geriye dönüp bakarsak, bu konuda cavs’in ne kadar yetersiz kaldığını görebiliriz. buradan övgüyü hakediyor phil jackson ama kobe’nin bu denli tek başına oynamasını kenardan izlemesi de garipti gerçekten. fisher’ın mucizeleri olmasa belki de kobe zorlamaları nedeniyle seri 2-2’ye gelecek, şampiyonluk şansları önemli oranda azalacaktı.

türk insanının kendine has bir özelliğidir sanırım, her türlü spor etkinliğinde bir şekilde yakınlık kurup taraf seçmek. bende de var haliyle bu durum. ve lanet olsun ki nba finallerine gelene dek hangi takımı desteklediysem, o takım eşleşmenin kaybeden tarafı oldu. güçsüzün yanında olma psikolojisi de değil bu aslında. lakers’a karşı houston tarafındayken, magic-cavs eşleşmesinde güçlü cleveland’ı destekliyordum mesela. fakat hep kaybetti bizim taraf. şimdi de murat kosova’nın cleveland serisinde benden soğutmaya çalıştığı orlando’nun kazanmasını istiyorum. işler yine aynı tabi. orlando kaybedecek gibi gözüküyor. ve ne acıdır ki, seriyi hatta ve hatta şampiyonluğu lakers’a kazandıran adam, benim tüm nba’de en tilt olduğum adam. o kadar bir nefret ki bu, lakers’ın her eşleşmesinde beat la’cilerden yaptı beni. mrsic gelip galatasaray’a atsaydı o şutları, ancak bu kadar dokunurdu bana. orlando sevgisi değil, fisher nefreti bunun sebebi. üzüntüm iki kat arttı anlayacağınız. sevenleri, 0.4 muhabbetinden dolayı hayranları vardır elbet, saygım var onlara. lakin 4.maçtan sonra da gerçekleştirdiği o pis sırıtmak eylemi kanın beynime sıçraması için yeterli oluyor. 3-1 olmuş umrumda olmazdı hiç, unutacaktım muhtemelen bir kaç güne, ama fisher bu kadar prim yapınca, yıkıldım ne yalan söyliyeyim. yine de inatla fisher’ı, onun şutunu koymuyorum fotoğraf olarak. yüzüğü hakeden esas adamı koyuyorum, kobe’yi.

son sözleri de, seri başlamadan önce taraflı anlatımı sebebiyle eleştirdiğim murat kosova hakkında söyleyelim. şaşırtıcı şekilde epey azalttı hido eksenli orlando aşkını kosova. ben her dakika ondan bahsetmesinden ziyade, onun oynadığı takım olması sebebiyle orlando’yu tutmasını, bunu bizlere yansıtmasını eleştiriyordum. fakat gem vurmuş gözüküyor bu hoş olmayan yönüne murat kosova. teşekkürü esirgemiyorum ben de ondan. bir de rihannayı tanımıyormuş, onu gördük .)